Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jane Eyre (Charlotte Bronte)
Maksat Gelisim

Charlotte Bronte' nun yazdığı ''Jane Eyre'' adlı romanı uzun süredir okumayı düşünüyordum.
Hani bazı kitaplar vardır ismiyle olsun yazarıyla olsun ya da yazıldığı yıl itibariyle olsun sizi çeker, bilirsiniz ki aradığınız kitaptır...
''Jane Eyre'' adlı eserde de benim için işte böyle bir durum söz konusu oldu.
Aslında bu kitapla tanışmam; Jane Austen'ın ''Aşk ve Gurur'' adlı eserini okuduktan sonra oldu.
Bu romandan çok etkilendiğim için internette araştırma gereği duydum. Tabii en çok da Jane Austen ın hayatını öğrendiğimde bayağı etkilenmiştim.
Ve bu araştırmalarım sonucunda karşıma Jane Austen 'ın ölümünden sonraki dönemde yaşamış olan Bronte kardeşlerle karşılaştım.
Bu üç kardeş de İngiliz Edebiyatına önemli eserler bırakmışlar. Üçünün de erken yaşta ölmeleri nedeniyle çok az eserleri vardır.
Kardeşlerin en büyüğü olan Charlotte Bronte 'ya eleştirmen ve yazar olan birisi tarafından Jane Austen kitapları tavsiye edilmiş olduğunu okuduğumda nedense bu üç kardeşin de ''Aşk ve Gurur'' adlı yapıta benzer romanlar yazdıkları düşüncesine kapılmıştım.
İlkin, Bronte kardeşlerden ortancası olan Emily Bronte'nin ''Uğultulu Tepeler'' adlı romanı okuduğumda yanılmiş olduğumu anladım. Çok farklı bir kitapla karşılaştım. Ancak kitabı beğendim.
Benim en çok merak ettiğim kardeşlerin en büyüğü olan Charletto Bronte 'nun yazdığı ''Jane Eyre'' adlı romandı. Konusunu da öğrendiğimde güzel bir kitap olduğunu sezinliyordum ve okuduğumda da beni yanıltmadı , çok etkilendim.
Yüreğimde buruk bir acı bıraktı diyebilirim. ''Aşk ve Gurur '' tarzında bir kitap okumak isterseniz ''Jane Eyre'' adlı romanı tavsiye edebilirim. Ancak hassas bir yapıya sahipseniz bu kitabı okuduktan sonra bir acı girdabına kapılırsanız sorumluluğu kabul etmem, ona göre...
Tabii hiç de öyle etkilenmedim, derseniz de bir şey diyemem.. Tekrarlıyorum benim gibi
hassas bünyeler için bir uyarıydı sadece.. Zaten hep şu düşünceyle kitapların okunması taraftarıyım; beklentisiz şekilde okumanın...
Charlotte Bronte 'nin yazdığı ''Jane Eyre'' adlı kitabın konusu;
Jane Eyre annesi ve babası ölünce dayısı tarafından alınıp, evine götürülmüştür.. Bir süre
sonra da dayısı ölüm döşeğine düştüğünde eşinden ona kendi çocuklarından biriymiş gibi
bakması için söz almıştır.
Yengesi ve onun üç çocuğuyla birlikte yaşayan Jane, bu evde çok iyi bir muamele görmez. Varlığına daha fazla tahammül edemediği için yengesi onu yetimlerin yatılı olarak kaldığı bir
okula gönderir.
Zor şartların olduğu bu okulda altı yıl okur. Ve bir iki yıl da öğretmen olarak burada kalır. Ancak Jane Eyre bu okulda daha fazla takılı kalmak istemez. Bir gazeteye iş ilanı verir. Kısa
bir süre sonra da cevap gelir.
Ve bir malikanede küçük bir kız çocuğuna mürebbiyelik yapmak için yola çıkar. İşte Jane
Eyre nin bu malikaneye gelmesiyle roman heyecanlı bir şekilde ilerlemeye başlıyor. Bundan
sonrası çok sürükleyici olduğu için kitabı elinizden bırakamıyacaksınız.
Aşk ve Gurur kitabının içindeki aşk hikayesi ne kadar etkileyiciyse bu kitaptaki yaşanan aşk da o kadar etkileyeceği olduğu kanaatindeyim. Ancak bu kitap sadece bir aşk ekseninden
ibaret değil.
Kitap tavsiyeleri sunduğum yazımda Jane Eyre tarzı kitap arayanlar için roman önerilerim de
var.
2011 Yapımı JANE EYRE Adlı Film;
Kitabı okur okumaz hemen ''Jane Eyre '' adlı 2011 İngiliz yapımı filmi izledim. Ve büyük bir hayal kırıklığı yaşadım.
Öncelikle kitapta iki ana karakterin çirkin oldukları yer yer bahsedilmekte. Ancak çirkin olmak demek karizmatik ya da çekici olmayacağın anlamına gelmez ki...
Kişiliğin ve davranışların güzelliğini yansıtabilmek varken ben karşımda soğuk, mesafeli karakterler gördüm.
Bir de fotoğraf çektiriyormuş gibi poz veriliyor olması beni çok rahatsız etti. O kadar sahneler birbirinden kopuk ki... Ne o duyguyu alabiliyorsunuz ne de o atmosferden etkilenebiliyorsunuz.
Şu üst-sağdaki filmin afişindeki görüntü aslında çok hoş, bunu filme de aktarabilmiş olsalardı keşke...
Kitabı okumamış olsam filmden bir şey anlar mıydım? Emin değilim.
Filmin en büyük eksikliği kitapta olduğu gibi bir anlatıcının olmamasıydı. Keşke Jane Eyre sesiyle duygularını, yaşadıklarını kitaptaki gibi seyirciye anlatsaydı. Görüntülerdeki o boşluğu seslendirerek belki kapatılabilirdi, diyorum. En azından kitaptaki o etkileyiciliği hissetmiş
olacaktık.
Kitapta papaz çok yakışıklı, uzun boylu ve hitabet sanatında çok başarılı olduğunu öğrenirken filmde daha farklı biri karşımıza çıkıyor.Filmde ana karakterler dışındaki kişilerin saç modelleri ve kıyafetleri ilginç olduğundan mı biraz değişik geldi bana.
Halbuki İngiliz döneminin kıyafetleri, saygısı ve nezaketi hayranlık duyulacak yaşam biçimi varken bu filmde tam yansıtılmamış oldukları kanısındayım.
Biraz daha ufak defek çalışmalarla bu filmdeki eksiklikler giderilebilir aslında...
Jane Eyre nin küçüklüğünü oynayan kızı başarılı buldum ben...Hatta daha fazla oyunculuk sergileyebilecek potansiyeli bile gördüm onda...
Sürekli şu soru aklıma takılıyor: Kitabı okumasaydım peki bu filmi beğenir miydim?
Bir yandan da iyi ki film böyle olmuş diye sevinmedim değil. Çünkü kitabı bitirdiğimde
yüreğimde bir burukluk olmuş. Etkisinden kurtulamamıştım. İkincisi biraz bana ağır gelebilirdi. Neyse ki filmde etkilenecek kadar ne duygu ne davranış ne de olay gördüm. Tabii bu filmi alt
yazılı izlemiş olmamın bunda payı da olabilir zannımca.
Jane Eyre adlı kitap birçok kez filme uyarlanmış aslında... Belki diğerleri daha başarılıdır...
NOT:
Kitaptan epey sonra filme tekrar göz attığımda filmin o kadar da kötü olmadığını gördüm. Diyeceğim odur ki kİtabı okuduktan uzun bir zaman sonra filmi izleyin. Çünkü ben kitabı okur okumaz filmi izlemiş olduğumdan çok fazla kıyaslama yoluna gittim.
Yazımın sonuna gelirken üçüncü kardeşin eserini de çok merak ettiğimi belirteyim. Neden diğer
iki kardeş gibi ön planda olmadığı sorusu aklıma geliyor. Bundan sonra hedeflerim arasında
küçük kardeş Anne Bronte 'nin ''Şatodaki Kadın'' kitabını okumayı düşünüyorum.
13:51
Charlotte Bronte
,
Dünya Klasikleri
,
Film
,
Jane Eyre
,
Jane Eyre adlı film
,
Kitap
,
Roman
,
Yazar
Olumsuz Düşüncenin Ötesinde
Maksat Gelisim

Benim en sevdiğim kitaplardan biridir, '' Olumsuz Düşüncenin Ötesinde'' adlı kitap. 2005 yılında okumuştum. Olumsuz düşünceleri değiştirmek için yol gösterici ve motive edici bir kitap. Önsözünde, yazarların psikiyatri ve klinik psikoloji ile ilgilenmiş uzmanlar olduğunu okuduğumda bu kitabı ''kişisel gelişim'' olarak nitelemek haksızlık olur mu diye bir kararsızlık yaşamadım değil hani.
Belki de en iyi ifade edecek cümle sanırım şu olabilir: Kişisel gelişim tadında bir kitap.
Kitabın yazarları bir insanın psikolojik durumunun değişebilmesi için ilk önce o insanın düşünce tarzının değişmesi gerektiğine inandıkları için bu yönde beş aşamalı bir yöntem bulmuşlar.
Bu kitapta anlatılan beş aşamalı yöntemi bir fikir olması açısından sadece başlıklarını aşağıya yazıyorum.
İçe Dönük Konuşma Tekniği:
1-İçe Dönük Konuşmanızı Dinlemek
2-Olumsuz Düşüncelerin Altını Çizmek; Yıkıcı sesinizin kaynağını belirlemek.
3-Olumsuz Düşünceye Son Vermek; Her olumsuz düşüncelerinizi fark ettiğinizde ''DUR!'' demek.
5-Tekrar Yöneltme;Düşünceleri olumlu bir hedefe yöneltmek.
Kitapta ayrıca kendi düşünce yapınızın hangi kişilik tipine yakın olduğu görmek için kişilik
tipleri ayrı ayrı örnekler vererek anlatılmış. Tabii bununla birlikte testler de yer alıyor.
Bu kitaptan öğrendiğim tekniği şu şekilde uyguladım;
Kağıdın ortasından dikey şekilde bir çizgi çizdim. Kağıdın sol tarafına her olumsuz düşüncemi fark ettiğimde hemen not aldım.
Hemen çizginin diğer tarafına ise ''Dur!'' ( ya da iptal! de diyebilirsiniz) yazdım. Ve hemen bu negatif düşüncemin olumlusunu yazdım.
Anda yaşamadığım, zihnimin başka diyarlarda dolaştığı bu günlerde aklıma bu teknik geldi.
Yıllar önce okuduğum; sevdiğim ve benim için önemli bir yere sahip bu kitabı bu vesileyle hem okumuş hem de buraya yazacak bir konu bulmuş olmanın mutluluğuyla tekrar ele alıyorum.
Gerek psikologların yazdığı gerek kişisel gelişim niteliğindeki kitaplarda bu teknikle çok fazla karşılaştım. Ancak bu kitap başlı başına bu tekniği konu almasıyla diğerlerinden ayrılıyor.
Değişmek istiyorsanız ama nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız ben size önce '''düşüncelerinizi değiştirmekle'' işe başlayın derim. Bunun için önerebileceğim en güzel kitap da ''Olumsuz Düşüncenin Ötesinde'' adlı kitap.
Kitaptan birkaç alıntı cümle;
- İçe dönük sesimizi duyana kadar dertlerimizin kaynağını havalar, ailemiz, patron,komşular
iş arkadaşımız ...hangi dış kaynak daha kolaysa o olduğunu sanırız. Sanık bunlardan biri olmuş olsaydı hayatta hiç umudumuz kalmazdı. Çünkü bu dış etkenleri değiştirmek için elden pek bir
şey gelmez. Neyse ki kendimizi değiştirmek mümkün.
Aslında sorunlarımızın yüzde doksanı düşüncelerimiz tarafından yaratılır.
-Eğer aynı tip yanlışları tekrarlamak istemiyorsanız, sizi rahatsız eden aynı tür duygulara sahip
olmak olmak istemiyorsanız bu duyguların arkasındaki düşünceleri bulun.
Kitabın yazarları:Joseph T. Martorano
John P. Kıldahl
Dünyadaki En Büyük Satıcı: Hayatı Değiştiren Bir Kitap
Maksat Gelisim
Bu başlığın biraz iddialı olduğunu kabul ediyorum. Bir kitap gerçekten bir insanın hayatını değiştirebilir mi ? Değiştirdiğini iddia eden insanlar var tıpkı ''Dünyadaki En Büyük Satıcı'' kitabını okuyanlarda olduğu gibi.'' Hayatı Değiştiren Bir Kitap'' olarak nitelememin en önemli nedeni ise bu kitabın karşıma bu şekilde çıkmasındandır.
Yıllar önce izlediğim bir televizyon programına telefonla bir seyirci katılmış, iş hayatındaki başarısını ve yükselişini anlatmıştı. Hayatındaki bu değişime vesile olan bir kitaptan söz etmişti. Kitabı övgü dolu kelimelerle anlatışı hala dün gibi aklımda. Dinlediklerim karşısında hayli etkilenmiştim; ancak kitabın adını duyduğum anda da bir o kadar hayal kırıklığına uğramıştım. İsim bana biraz tuhaf gelmişti; pazarlama işini teknik bilgilerle anlatan bir kitap olduğu düşüncesine kapılmıştım.
2008 yılına geldiğimde ise daha önce üzerinde durmadığım bu kitap bir kez daha karşıma çıktı. Bir gazetede dünyaca ünlü bir sanatçının resmiyle birlikte.
O kişiyi çok net hatırlıyorum; çünkü o sıralar aktörün bir filmini izlemiştim. ''Bir Erkek On Günde Nasıl Kaybedilir? ''adlı romantik- komedi filmi... Aktör; Matthew McConaughey' di.
Gazetede aktörün hayatını değiştiren bir kitaptan söz ediliyordu. Ve yine aynı kitapla karşı karşıyaydım: ''Dünyadaki En Büyük Satıcı.''
Kitabın yazarının Og Mandino olduğunu görünce aslında bir kişisel gelişim kitabı olduğunu o zaman anladım. Daha önce yazarın ''Yaşamanın Daha İyi Bir Yolu'' adlı kitabını okumuştum.
İki kişinin hayatını değiştirmiş olan iki defadır karşıma çıkan bu kitabı heyecanla ve merakla okudum.
Kitabın önsözünde yazar birçok kişiden bu kitabın hayatlarını nasıl kurtardığını ya da değiştirdiğini belirten mektuplar aldığını belirtmiş. Bunların çoğu da iş, sanat ve spor dünyasının ünlülerinden geldiğini de eklemiş.
Kişisel gelişim alanından tanıdığım yazar Og Mandino ''Dünyadaki En Büyük Satıcı'' adlı kitabında aslında farklı bir yol izlemiş. Etkileyici bir hikayenin içinde kişisel gelişimle ilgili bilgileri bize sunmuş.
Kitabın içeriği;
Servet sahibi olan Hafid yaşlanmıştır. Başkatibi Erasmus'a talimat verir. Tüm servetini kentin yoksullarına dağıtmasını, ömrünün geri kalanını sıkıntısız geçirebilecek kadar olanı ayırmasını ister.
Her dükkanını da yöneticilerine devretmesini ve sermaye için onlara bir miktar para vermesini ekler ve başkatibine yıllardır sakladığı sırrını açıklar. Bu giz bir sandık içindeki on tane parşömendir.
Hikayede bu parşömenlerin önemini, üzerinde yazılmış bilgilerin neler olduğunu, Hafid'ın eline nasıl geçtiğini ve ondan önceki sahibinin eline nasıl ulaştığını öğreniyoruz.
En önemlisi de bu parşömenlerde satıcılık sanatında ustalaşmak ve büyük başarı kazanmak için bilgiler vardır.
Bu parşömenlerdeki bilgilerin her biri kitapta yazılı. Bizlerde tıpkı hikayede geçen kişiler gibi bu on parşömende yazılı olanları öğrenmemiz ve uygulamamız için yazar, on maddelik olarak bu bilgileri açık ve net şekilde yazmış. Bize sadece bu yazılanları okumak ve uygulamak düşüyor.
Bu on parşömende yazılanlardan birkaç alıntı:
1. Parşömen; Her türlü başarının anahtarı alışkanlıktır....
Güzel alışkanlıklar edineceğim ve onların kölesi olacağım...
Her parşömeni ötekine geçmeden önce burada tarif edildiği şekilde otuz gün okuyacağım.Sözleri ilk sabah kalktığımda içimden okuyacağım.Öğle yemeğinden sonra bu sözleri okuyacağım.Nihayet gün sonunda yatmadan önce yine okuyacağım, ama her şeyden önemlisi yazılanları yüksek sesle okuyacağım.
2. Parşömen; Bugünü yüreğimdeki sevgiyle selamlayacağım.
3.Parşömen; Başarana kadar sebat edeceğim.
Israr edersem, denemeyi sürdürürsem, ileri hamle yapmayı devam edersem, başarılı olacağım...
Her zaman yeni bir adım atacağım.
4. Parşömen; Ben tabiatın en büyük mucizesiyim.
İnsanlık, kendim ve sattığım mallar hakkındaki bilgilerimi arttıracağım, bunun sonucu olarak satışlarım katlanacaktır. Mallarımı satmak için kelimeleri talim edecek, iyileştirecek ve parlatacağım; çünkü mesleğimi dayandıracağım temel budur.
5. Parşömen; Bugünü, son günümmüş gibi yaşayacağım.
Sahip olduğum her şey bugündür ve bu saatler sonsuzdur.
6. Parşömen; Bugün duygularımın efendisi olacağım.
Duygularıma pozitif eylem aracılığıyla hükmedeceğim ve duygularıma hükmettiğim zaman kaderime de hükmedeceğim.
7. Parşömen; Dünyaya güleceğim.
Çünkü dünyevi olan her şey gelip geçicidir. Yüreğim daraldığı zaman, bunun da geçeceğini düşünerek teselli olacağım.
8. Parşömen;Bugün değerimi yüze katlayacağım.
Bugün, dün yaptığım her eylemi aşacağım... Başkaların yaptığını geçmek önemli değildir, önemli olan kendi yaptıklarını aşmamdır.
9. Parşömen; Şimdi harekete geçeceğim.
Uyandığımda bu sözleri tekrarlayacak... Kapalı kapı gördüğümde bu sözleri tekrarlayacak...Vazgeçip ertesi gün yeniden başlamaya eğilimli olduğum zaman bu sözleri tekrarlayacağım.
10. Parşömen; Bundan böyle dua edeceğim.
Hiçbir zaman bu dünyanın maddiyatı için dua etmeyeceğim.... Bana yol gösterilmesi için dua edeceğim.
O kişiyi çok net hatırlıyorum; çünkü o sıralar aktörün bir filmini izlemiştim. ''Bir Erkek On Günde Nasıl Kaybedilir? ''adlı romantik- komedi filmi... Aktör; Matthew McConaughey' di.
Gazetede aktörün hayatını değiştiren bir kitaptan söz ediliyordu. Ve yine aynı kitapla karşı karşıyaydım: ''Dünyadaki En Büyük Satıcı.''
Kitabın yazarının Og Mandino olduğunu görünce aslında bir kişisel gelişim kitabı olduğunu o zaman anladım. Daha önce yazarın ''Yaşamanın Daha İyi Bir Yolu'' adlı kitabını okumuştum.
İki kişinin hayatını değiştirmiş olan iki defadır karşıma çıkan bu kitabı heyecanla ve merakla okudum.
Kitabın önsözünde yazar birçok kişiden bu kitabın hayatlarını nasıl kurtardığını ya da değiştirdiğini belirten mektuplar aldığını belirtmiş. Bunların çoğu da iş, sanat ve spor dünyasının ünlülerinden geldiğini de eklemiş.
Kişisel gelişim alanından tanıdığım yazar Og Mandino ''Dünyadaki En Büyük Satıcı'' adlı kitabında aslında farklı bir yol izlemiş. Etkileyici bir hikayenin içinde kişisel gelişimle ilgili bilgileri bize sunmuş.
Kitabın içeriği;
Servet sahibi olan Hafid yaşlanmıştır. Başkatibi Erasmus'a talimat verir. Tüm servetini kentin yoksullarına dağıtmasını, ömrünün geri kalanını sıkıntısız geçirebilecek kadar olanı ayırmasını ister.
Her dükkanını da yöneticilerine devretmesini ve sermaye için onlara bir miktar para vermesini ekler ve başkatibine yıllardır sakladığı sırrını açıklar. Bu giz bir sandık içindeki on tane parşömendir.
Hikayede bu parşömenlerin önemini, üzerinde yazılmış bilgilerin neler olduğunu, Hafid'ın eline nasıl geçtiğini ve ondan önceki sahibinin eline nasıl ulaştığını öğreniyoruz.
En önemlisi de bu parşömenlerde satıcılık sanatında ustalaşmak ve büyük başarı kazanmak için bilgiler vardır.
Bu parşömenlerdeki bilgilerin her biri kitapta yazılı. Bizlerde tıpkı hikayede geçen kişiler gibi bu on parşömende yazılı olanları öğrenmemiz ve uygulamamız için yazar, on maddelik olarak bu bilgileri açık ve net şekilde yazmış. Bize sadece bu yazılanları okumak ve uygulamak düşüyor.
Bu on parşömende yazılanlardan birkaç alıntı:
1. Parşömen; Her türlü başarının anahtarı alışkanlıktır....
Güzel alışkanlıklar edineceğim ve onların kölesi olacağım...
Her parşömeni ötekine geçmeden önce burada tarif edildiği şekilde otuz gün okuyacağım.Sözleri ilk sabah kalktığımda içimden okuyacağım.Öğle yemeğinden sonra bu sözleri okuyacağım.Nihayet gün sonunda yatmadan önce yine okuyacağım, ama her şeyden önemlisi yazılanları yüksek sesle okuyacağım.
2. Parşömen; Bugünü yüreğimdeki sevgiyle selamlayacağım.
Her türlü girişimdeki başarının en büyük sırrı budur...Sevgiyi en büyük silahım yapacağım... Bundan böyle her şeye sevgiyle bakacağım ve yeniden doğacağım.
3.Parşömen; Başarana kadar sebat edeceğim.
Israr edersem, denemeyi sürdürürsem, ileri hamle yapmayı devam edersem, başarılı olacağım...
Her zaman yeni bir adım atacağım.
4. Parşömen; Ben tabiatın en büyük mucizesiyim.
İnsanlık, kendim ve sattığım mallar hakkındaki bilgilerimi arttıracağım, bunun sonucu olarak satışlarım katlanacaktır. Mallarımı satmak için kelimeleri talim edecek, iyileştirecek ve parlatacağım; çünkü mesleğimi dayandıracağım temel budur.
5. Parşömen; Bugünü, son günümmüş gibi yaşayacağım.
Sahip olduğum her şey bugündür ve bu saatler sonsuzdur.
6. Parşömen; Bugün duygularımın efendisi olacağım.
Duygularıma pozitif eylem aracılığıyla hükmedeceğim ve duygularıma hükmettiğim zaman kaderime de hükmedeceğim.
7. Parşömen; Dünyaya güleceğim.
Çünkü dünyevi olan her şey gelip geçicidir. Yüreğim daraldığı zaman, bunun da geçeceğini düşünerek teselli olacağım.
8. Parşömen;Bugün değerimi yüze katlayacağım.
Bugün, dün yaptığım her eylemi aşacağım... Başkaların yaptığını geçmek önemli değildir, önemli olan kendi yaptıklarını aşmamdır.
9. Parşömen; Şimdi harekete geçeceğim.
Uyandığımda bu sözleri tekrarlayacak... Kapalı kapı gördüğümde bu sözleri tekrarlayacak...Vazgeçip ertesi gün yeniden başlamaya eğilimli olduğum zaman bu sözleri tekrarlayacağım.
10. Parşömen; Bundan böyle dua edeceğim.
Hiçbir zaman bu dünyanın maddiyatı için dua etmeyeceğim.... Bana yol gösterilmesi için dua edeceğim.
Monte Kristo Kontu (Alexandre Dumas)
Maksat Gelisim
'' Monte Kristo Kontu''adlı romanı da bu kategoride gördüğümden ve sayfa sayısı da gözümde büyüttüğümden uzun süre okumayı ertelediğim bir kitaptı.
Bir gün, internette okuduğum olumlu yorumlardan sonra tüm bu önyargılarıma rağmen bu eseri okumaya karar verdim.
Ne öyle ağır bir dil ile ne de can sıkıcı betimlemelerle karşılaştım. Gayet akıcı, sade bir dil ve anlatımla yazılmış. Sahneler hala gözümün önünde canlı...
Yazar hiç acele etmemiş, olayları oldu bittiye de getirmemiş. En önemlisi; zihinlerde yer eden Monte Kristo Kontu adlı bir karakter yaratmış. Zekasıyla bilgisiyle öngörüsüyle olayları etkileyen ve değiştirebilen bir kabiliyeti olan bir başkahraman...
Monte Kristo Kontu romanı; Edmon Dantes on dokuz yaşında ''Firavun'' adlı geminin ikinci kaptanıdır. Yolculuk sırasında kaptan, ölmeden önce ona bir mektup verir. Bu mektubu adrese ulaştırmasını ve orada verilecek yeni görevi de onun yerine tamamlamasını ister
Bu konuda hiçbir bilgisi olmayan Dantes, ölmüş bir insanın son isteğini yerine getirmek ister. Ve mektubu gereken yere ulaştırır. Orada verilen yeni bir mektubu da belirtilen isme ve adrese ulaştırmak üzere alır.
Kaptanın ölmesiyle birlikte Edmond Dantes artık kaptan olma yolundadır ve sevdiği kızla
Kaptan olmak isteyen muhasebeci Danglars'ın, sevdiği kızı elde etmek isteyen Fernando'nun önünde tek bir engel vardır; O da Dantes'tir.Dantes'in elindeki mektup hükümete karşı kompla hazırlıklarıyla ilgili bilgileri içerir. Bundan haberi olan muhasebeci; bir ihbar mektubu yazar, Fernand ise bu mektubu postalar. Dantes'in kıskanç komşusu ise bu duruma itiraz etse de işbirlikçi görünmekten korkarak sessizliğe gömülür.
Düğün gününde Dantes tutuklanır. Savcı yardımcısı onun masum olduğuna inansa da üzerinde çıkan mektupta kendi babasının adını görünce şok olur. Mektubu yakar ve bu mektuptan hiçkimseye bahsetmemesini söyler.
Kendini mahvedecek olan bu mektubu kendi lehine çevirmek isteyen savcı yardımcısı mektuptaki komploları krala anlatarak onun güvenini kazanır. Ancak ne mektuptan ne de babasından söz eder.
Bir dahi, bir bilgin olan rahip aynı zaman da tüm bilim ve ilim bilgilerini ona öğretir. Onu adeta yetiştirir. Ve rahip sayesinde Dantes artık çok farklı ve bambaşka biridir.
Fakat birlikte kaçma planları yaparken rahip hastalanır. Ölmeden önce bir hazineden bahseder. Eğer ölürse tüm hazinenin ona ait olduğunu söyler.Ve yerini ona anlatır.
Rahip yaşadığı son krizle birlikte ölür. Dantes üzüntülü şekilde tünelden gizlice görevlilerin rahibi kefenlerken konuşmalarını dinler. Görevliler kefenlenmiş cesedi daha sonra almak üzere giderler.
Dantes'in aklına cesetle yer değiştirmek gelir. Ve ummadığı bir durumla karşılaşsa da başarıya
ulaşır, hapishaneden kurtulur. Hazineyi bulur. O hem özgür hem de zengin birisidir artık. Tek
bir şey kalmıştır; O da intikam almak...
Roman asıl bundan sonra başlıyor diyebilirim. Yeni isimler, yeni olaylar ve sahneler eklenerek...Düşmanları evlenmiş ve çocukları yetişkin bir yaşa gelmiştir. Dantes artık Monte
Kristo Kontu olarak ya da başka isimlerle ortaya çıkacaktır.
Dantes'in aklına cesetle yer değiştirmek gelir. Ve ummadığı bir durumla karşılaşsa da başarıya
ulaşır, hapishaneden kurtulur. Hazineyi bulur. O hem özgür hem de zengin birisidir artık. Tek
bir şey kalmıştır; O da intikam almak...
Roman asıl bundan sonra başlıyor diyebilirim. Yeni isimler, yeni olaylar ve sahneler eklenerek...Düşmanları evlenmiş ve çocukları yetişkin bir yaşa gelmiştir. Dantes artık Monte
Kristo Kontu olarak ya da başka isimlerle ortaya çıkacaktır.
12:53
Alexandre Dumas
,
Balzac
,
Dünya Klasikleri
,
Kitap
,
Monte Kristo Kontu
,
Roman
,
Vadideki Zambak
,
Yazar
Virginia Woolf 'tan Yazarlık Dersleri (Danell Jones)
Maksat Gelisim
Fakat yazarın ''Mrs. Dalloway''adlı romanını okumayı istiyorum; kitabın ismini zihnimin bir köşesine yazdım.
Jane Austen hakkında internette araştırma yaparken bu yazarla karşılaşmıştım. Hakkında edindiğim bilgilerden sonra eserlerini okumayı düşündüğüm bir yazar oldu benim için Virginia Woolf.
Ayrıca'' Virginia Woolf'tan Yazarlık Dersleri'' başlıklı bir kitap her seferinde karşıma çıktığında yazma ile ilgili önerilerin neler olduğunu çok merak ediyordum.Ve sonunda bu kitabı okuyarak muradıma ermiş oldum.
Bu kitabın yazarı Danell Jones. Virginia Woolf 'un günlüklerinden, makalelerinden, eserlerinden yola çıkarak kısaca ''yazma üzerine''elde ettiği bilgileri Woolf 'un bir sınıfta yazarlık dersleri verdiğini kurgulayarak yansıtmıştır.
Virginia Woolf hayatında böyle bir yazarlık dersi vermemiştir. Danell Jones onun eserlerinden elde ettiği bilgileri onun ağzından bizlere sunmuş.
Woolf'un yakınları ve arkadaşları tarafından karakterini ve hayatını anlattığı iki ciltlik bir kitaptan faydalanarak bir sınıf ortamında onu ete kemiğe büründürmüştür.
Zaten kitabı okuduğunuzda onun hakkında verilen bilgilerin gerçek olduğunu; sınıftaki öğrencilerin ise günümüz Amerikan insanını yansıttığını fark edeceksiniz.
Peki yazar kurguladığı bu sınıf ortamında başarılı olmuş mu? diye bir soru da geçmedi değil aklımdan. Bunun ne önemi var dedim sonra. Çünkü başlıktaki gibi ben Virginia Woolf 'un yazma sanatı üzerine tecrübelerine ve tavsiyelerine odaklandığım için diğer ayrıntıları, kurguları pek önemsemedim.
Kısaca Virginia Woolf günümüzde yaşasaydı ve yazarlık dersi verseydi nasıl olurdu? Sorusunun cevabını bu kitapta buluyoruz bir nevi.
Eğer dünya edebiyatında önemli bir yere sahip olan Virginia Woolf' un yazma üzerine önerilerini öğrenmek isterseniz bu kitaptan yararlanabilirsiniz.
Yazarlıkla ilgili kitaptan birkaç bilgi;
- Woolf 'un yazma konusunda tavsiyesi; çok kapsamlı okumak, düzenli yazmak...
- Rutin bir şekilde haftanın her günü sabah dokuz buçuktan öğle yemeğine kadar yazmaya vakit ayıran Woolf,eğer yazmaya böyle bir zaman ayırır ve bunu kararlılıkla sürdürürseniz muazzam eserler ortaya çıkartabilirsiniz, diyor.
- Ciddi bir yazar olmak için ciddi bir okur olmak gerekir. Kendini vererek okumak, ayrıntılı notlar tutmak kitaba hakim olmanızı sağlar.
- Günlük tutmak; Her şeyi yazabileceğiniz bir defteriniz olsun; öfkelenin, tasvir edin, sizi etkileyen alıntılara yer verin, yeter ki yazın.
- Yeni fikirler için günlükler tutmaya başlayın. Woolf günlüğüne şöyle yazmıştır; ''Elimde kalemle okumaya başlamak, keşfederek, coşkuyla ifadeleri düşünmek en büyük heyecanlardan biridir. Okurken güçlü bulduğunuz ifadeleri ve betimlemeleri not alın.
-Klasiklerin tamamını kendinizi vererek okuyun. Ama sadece iyi kitaplar okumakla da kendinizi sınırlamayın.
-Edebiyat kimsenin mülkü değildir, edebiyat herkese aittir.
Yukarıya sadece genel olan bilgilerin bir kısmını yazdım. Kitapta daha fazlasını bulacaksınız.
İçimizdeki Çocuk (Doğan Cüceloğlu)
Maksat Gelisim
''İçimizdeki Çocuk'' kavramıyla tanışmam Doğan Cüceloğlu'nun bu kitabını okumamla olmuştu. Okul yıllarımda hocamız bu kitabı tavsiye edince ikinci kez elime almış ve kitabın sonunda önerilen çalışmayı da yapmıştım. Kitapta teorik olarak bilginin yanında, pratikte de günlük hayatımızda uygulayacağımız örnek alıştırmalar olması açısından çok değerli bir kaynak.
''İçimizdeki Çocuk'' neden bu kadar önemli?
Sağlıksız bir ailede büyümüşseniz; ezilmiş, küçük düşürülmüş, korkutulmuş ya da utandırılmış bir çocukluğunuz olmuşsa ne
kadar büyümüş olursanız olun o yara almış çocuk hala içimizde duruyor.
Sağlıklı, doyumlu bir hayat yaşamak istiyorsak ilk önce o
yaralı çocukla temas kurmalıyız. İç dünyamızda küsen , bir
kenara itilmiş ve iletişimimizi kopardığımız iç çocuk, her yeni bir adım attığımızda, ilişkilerimizde kısaca her konuda tökezlememize neden oluyor. O yüzden yaralı tarafımızı iyileştirmemiz mühim.
Kendimizle olan iletişimimiz nasılsa dış dünyayla kurduğumuz ilişkimiz de öyledir aslında.
Ayrıca hani derler ya kendini sevmezsen kimse seni sevmez; kendine değer vermezsen kimse sana değer vermez diye...Hep düşünmüşümdür insan kendine nasıl değer verebilir, kendini nasıl sevebilir?
İşte iç dünyanızla temas kurmaya başladığınızda, iç çocuğunuzla sağlıklı bir iletişim başlattığınızda iç çocuğunuza değer verdiğinizi, onu sevdiğinizi göstermiş olacaksınız. Böylece iç çocuk kendini yavaş yavaş değerli hissetmeye başlayacak.
Doğan Cüceloğlu' nun ''İçimizdeki Çocuk'' adlı kitabında aslında en temel ve en önemli
Ruhunuzda yara almış tarafınızı; kendinize zaman ayırarak ve kendi ilginizle düzeltme olasılığı var.
Her şeyden önce yapacağınız ilk iş içimizdeki küsmüş, acı çeken çocukla ilgilenmek olmalı.
tarafımız arasında (iç çocuk ve iç anne- baba) iletişim ve denge sağlandığında sağlıklı bir
birey olabiliriz.
Kısaca çocukluğumuzda bize yeteri kadar sevgi, değer, güven verilmemişse iç
çocuğumuza ayıracağımız vakit ile bu eksiklikleri gidermek için bir adım atmış olacağız.
İşte psikolog Doğan Cüceloğlu 'nun ''İçimizdeki Çocuk''adlı kitabında çok ayrıntılı, kapsamlı ve bilimsel olarak bu konu ele alınmış. Bu kitabı okumanızı öneririm.
En önemlisi de iç çocuğunuzla iletişime nasıl geçebileceğimizle ilgili kitabın sonunda alıştırma var. Bu çalışmayı en az altı hafta uyguladıktan sonra faydasını görebileceğimizi belirtmiş yazar.
Sabırsız Yürek (Stefan Zweig)
Maksat Gelisim
Stefan Zweig 'in ''Satranç'' adlı öyküsünü çok beğendiğim için hemen sonra yazarın ''Sabırsız Yürek''adlı romanını okumaya karar verdim.
Bu kitabın da akıcı bir anlatımı dikkat çekiyor. Kelimeler, cümleler su gibi akıyor. Bu nedenle çok severek okuduğumu söyleyebilirim.
Kitabın konusu, anlatımı çok akıcı olmasının yanında karakterlerin ruh halleri, tepkileri ve psikolojileri de çok iyi yansıtılmış.
O kadar gerçekçi ve detaylarıyla bahsediliyor ki gözünüzde net olarak canlandırdığınız gibi siz de o atmosferi yaşıyorsunuz. Bazen sinir oluyor, bazen kızıyorsunuz. Bazen şaşkın hareketlere gülümsüyorsunuz.
Yalnızca kitabın bir bölümü bana çok uzun geldi. O da doktorun Kekesfalva'nın geçmişini anlattığı bölüm. Aslında bu kısım da çok güzel anlatılmış. Ancak çok ayrıntılı olması ve uzun sürmesi beni sabırsızlandırdı. Bir an önce bu bölümü bitirip ana konuya dönmek için can attım.
'' Sabırsız Yürek ''adlı kitap aynı zamanda ''Acımak'' ve ''Merhamet'' adlarıyla da Türkçe' ye çevrilmiş.
Kitabın Konusu;
Tuğgeneral Hofmiller'in bir yazarla tesadüf ve ilginç tanışması sonucunda bu yazara yirmi beş yaşında henüz süvari teğmeniyken yaşadığı, kendini derinden etkileyen bir olayı anlatır. Hofmiller'in kendi anlatımıyla bu trajik olayı öğreniyoruz.
Süvari teğmeni Hofmiller, arkadaşının ona ayarladığı bir davetiye ile zengin biri olan Kekesfalva 'nın malikanesine teşrif eder.
Bu davette muhteşem bir sofra, leziz yemeklerden sonra dans faslına geçilir. Bu ihtişamdan bu zenginlikten adeta sarhoş olan teğmenimiz birkaç hanımefendiyle dans ettikten sonra ev sahibinin kızını dansa kaldırmadığını fark eder. Bunun telaşıyla kızı aramaya başlar ve onu bulunca tam önünde durarak kızı dansa davet eder.
Buna karşılık genç kız ağlama krizine girer. Bu duruma anlam veremeyen teğmen şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemez.
Felçli, yürüyemeyen bir kızı dansa davet ettiğini öğrenince şok olur. Bir de bu yaptığı gafın tüm şehre yayılacağı düşüncesi onu dehşete düşürür. Ve ev sahibiyle karşılaşmamak umuduyla oradan hemen ayrılır. Yaptığı hatadan dolayı yaşadığı suçluluk duygusu en önemlisi de bu gafın arkadaşlarına kadar ulaşabileceği korkusu onu sarıp sarmalar. Ancak ertesi gün aklına bir fikir gelir.
Genç kıza bir sepet çiçek gönderir. Ve bu çiçekle birlikte teğmen Hofmiller 'e bu malikanenin kapıları sonuna kadar açılır.
Günden güne kendini daha fazla acındıran bir babanın ve hep istediklerini yaptırmaya alışmış felçli bir kızın boyunduruğu altına girmeye razı olan teğmenin; diğer yandan da çevrenin bu durum karşısındaki vereceği tepkilerden çekinmesiyle yaşadığı gelgitleri bir film izler gibi izliyor, heyecanla satırları okuyorsunuz..
Kaçarak hayat boyu vicdan azabı içinde yaşamak mı yoksa sabırla tahammül ederek acıdığınız kişinin esareti altında yaşamak mı ? Sizce hangisi daha az acı verir insana?
İşte bu sorunun cevabını bu romanın sonunda öğreniyoruz.
Kitabın sonunda;
Bir genç kızın ve teğmenin verdiği acele kararlar sonucu olaylar trajik bir hal alıyor, belki sadece biri acele etmeyip beklese sonuç çok farklı olacağı düşüncesine kapılmadan da edemiyorsunuz.
Yazar kitabın sonunlarına doğru farklı seçimlerde bulunmuş iki karakterin yolunu bir operada kesiştirerek bize yaşanılanları ve sonuçlarını çok net bir şekilde hissettiriyor...
22:02
Acımak
,
Kitap
,
Roman
,
Sabırsız Yürek
,
Stefan Zweig
,
Yazar
Büyük Umutlar (Charles Dickens)
Maksat Gelisim
Charles Dickens ile özdeşleştirdiğim ''Oliver Twist'' adlı kitap dışında daha önce yazarın başka bir eserini okumamıştım. Bu sene yazarın ''Büyük Umutlar'' adlı romanını okudum, çok beğendim. Acaba bu kitap Oliver Twist kadar neden popüler olmadığını düşündüm. Sonra bir filmi bile çekilmiş olduğunu öğrendim. Sanırım her zaman bir ünü vardı da ben bihaberim.
Bu kitabı sevmemin en önemli nedenlerinden biri mizahi bir anlatımının olmasıdır, diyebilirim. Küçük bir çocuğun verdiği
hoş, komik cevaplar; masum bir bakış açısı yer yer gülümsetti beni.
Ayrıca yazarın kitaptaki tüm karakterlerini; hem dış görünüşüyle hem kişiliğiyle hem de konuşma tarzıyla net bir biçimde yansıtmış olması da çok başarılı .
Kitabın konusu;
Pip adında küçük bir çocuğun bir kürek mahkumuyla karşılaşması daha sonra da zengin bir
kadının evine sık sık ziyarete gitmesiyle hayatının seyrinin değişmeye başladığını görüyoruz.
Pip, öksüz ve yetim bir çocuk. Ablasının evinde yaşıyordur. Ablası ne kadar acımasız,
huysuzsa eniştesi de bir o kadar iyi yürekli, saftır.
Aslında o, ileride eniştesi gibi demirci olmanın hayalini kurarken zamanla bu isteği değişmeye başlar. Daha iyi yaşam koşullarına tanık olması ve sevdiği kızın onu hor görmesi, yaşadığı yeri
ve kendini beğenmemesine yol açar.
Bir gün kimliğini gizleyen biri tarafından ona bırakılan bir miras sonucu umutları yeşerir. Artık hayallerine kavuşacak imkanlara sahip olacaktır.
Ancak Pip paraya kavuşmasıyla birlikte eski hayatından, eniştesinden ve köyünden utanmaya başlar. Ancak hayatın bir cilvesi olsa gerek kendisine para yardımı yapan kişi gün yüzüne çıktığında çok büyük bir hayal kırıklığı yaşar. İçine düştüğü durum ona öyle bir ders verecek ki geç de olsa yaptığı hatanın farkına varacaktır.
Charles Dickhens'ın Hayatı:
Yıllar önce gittiğim İngilizce kursundan bana yadigar kalan bir ders kitabım var. Bu kitapta Charles Dickens' ının hayatının yazılı olduğu bir sayfa mevcut. Çat pat bildiğim İngilizcemle çevirdiğimde (ki bunu başarmamın en önemli nedeni kitabın birinci seviye olmasıdır.) ortaya çıkan bilgiyi özetleyerek bir kısmını yazıyorum.
ve bu dönemin gerçeklerini romanlarında göstermiş olması açısından önemli bir yere sahiptir.
Babası memurdur. İşi aslında iyi olmasına rağmen kazandığından fazla harcama yapması onu
sık sık borçlanmasına neden olur. Ailesindeki sekiz çocuğuna bakmakla yükümlü olması geçimini zorlaştırır.
Charles, on bir yaşındayken babası borçları yüzünden hapse atılır. Sadece babası değil tüm aile
hapse girer, yalnız Charles hariç. Bir fabrikada çalışmaya başlar. Günde on saat bu fabrikada
çalışır. Her gün işten sonra kaldığı yere dönmek için dört mil yürümek zorunda kalır. Charles
bu durumdan nefret edermiş.
Bu yaşadıklarını hiçbir zaman unutmamış. Birçok romanında bu yaşadıklarını kullanmış.
Özellikle David Copperfield ve Oliver Twist kitaplarında.
On altı yaşında bir gazete için parlemento muhabirliği yapmış. Dergiler için kısa hikayeler
yazmaya başlamış. Kitapları birçok ülkede popüler olmuş.
Dickens'ın on çocuğu varmış fakat mutlu bir aile yaşamına sahip değilmiş. İşinde çok
başarılıymış ancak ev hayatında değil. Hiçbir zaman yazmayı ve seyahat etmeyi bırakmamış.
1870 yılında vefat etmiş.
Yazımı bitirirken aslında sanayi devrimiyle birlikte fabrikalaşmanın bir sonucu küçük
çocukların on saat gibi uzun süre ve zorlu şartlarda çalıştırıldığını da Charles Dickens' ının hayat hikayesinde açıkça öğreniyoruz. Onun çocukluğunda yaşadığı bu sıkıntılı yaşam Viktorya dönemin karanlık yüzünü romanlarında göstermesine büyük bir etken olsa gerek...
14:19
Büyük Umutlar
,
Charles Dickens
,
Kitap
,
Roman
,
Viktorya Dönemi
,
Yazar
Dönüşüm (Franz Kafka )
Maksat Gelisim
Franz Kafka 'nın ilk okuduğum kitabı ''Dönüşüm'' dü. Bu kitabı çok beğendiğim için ardından ''Dava'' ve ''Şato'' kitaplarını da okudum.İnternette araştırdığım kadarıyla birçok yazarın sevdiği kitaplar arasında Franz Kafka 'nın eserlerinin de olduğunu gördüm. Kimi Şato'yu, kimi Dava' yı, kimi de Dönüşüm'ü ilk sıraya koymuş. Benim gönlüm Dönüşüm 'den yana.
''Dava'' ve ''Şato'' kitaplarının konuları benzerdir aslında. Her iki kitabında da bürokrasinin aksaklığı ve belirsizliği karşısında bir kişinin yaşadığı kısır döngüyü ele almıştır, yazar. Franz Kafka bu iki kitabını da yarım bırakmış, tamamlamamış belki de tamamlayamamıştır.
Dönüşüm kitabı; Gregor Samsa adlı bir gencin bir sabah uyandığında kendini böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlar.
Bu dönüşüme rağmen işe gitmeyi aile yükümlülükleri yerine getirmek ister. Bedeni buna izin vermez; çünkü o artık bir böcektir.
Aynı zamanda dış görünüşünden dolayı dışlanır, odasından çıkamaz. En fazla tepkiyi ve dışlanmayı da babasından görür.
Çalışmayan yorgun bir baba, astım hastası bir anne ve on yedi yaşında güzel giyinmeyi, uyumayı, keman çalmayı seven bir kız kardeşi vardır. Bütün ailenin geçimini ise Gregor Samsa üstlenmiştir.
Kendini ailesi için feda etmiş birinin bu dönüşümünden sonra aile bireyleri tarafından ona karşı tutumlarına, düşüncelerine ve davranışlarına tüm çıplaklığıyla tanık oluyoruz.
Yorumum;
İç dünyamızda kendimizi bazen kullanılmış, sömürülmüş,ezilmiş olmanın verdiği bir duyguyla karşılaşırız. Kendimizi böcek gibi hissederiz. Franz Kafka bunu bedensel bir dönüşüm yaparak somut gözlerle bize sunmuştur.
Ancak bu bedensel dönüşümün sonucunda ikinci bir devre başlar. Bu devrede dışlanmanın ve insanlara faydalı olamayacak bir durumda olmanın yansımalarını görürüz ve işe yaramayan birinden, bu aileden biri olsa dahi , insanların kolayca vazgeçişlerine tanık oluruz.
Yazar, baş kahramanını böceğe dönüştürerek çevresindekilerin tutumlarını, gerçek yüzlerini göstermeye çalışmıştır aslında...
12:11
Dönüşüm
,
Franz Kafka
,
Kitap
,
Öykü
,
Yazar
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (Stefan Zweig)
Maksat Gelisim
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu' nu okurken gözümün önüne yıllar önce izlediğim bir Türk filminin kareleri geldi. Kitabı bitirdiğimde filmin diğer sahneleri de tek tek zihnimde canlandı.
İşte o zaman film ile kitap arasında ne kadar çok benzerlik olduğunu fark ettim.
Bu filmi internetten araştırdığımda Hülya Koçyiğit ve Murat Soydan' ın başrollerini paylaştığı 1973 yapımı ''Siyah Gelinlik''
adlı film olduğunu öğrendim.
Biraz daha araştırma yapınca bu kitabın bir uyarlaması olan 1948 yılında çekilmiş ABD yapımı Meçhul Bir Kadının Mektupları adlı film karşıma çıktı. Bu yabancı filmi izlemediğim için bir yorum yapamayacağım. Ancak izleyenlerin yorumları pek bir olumlu.
Siyah Gelinlik filmi ile kitap arasında ; sonunun farklı bitmesi ve ufak değişiklikler dışında
genel çerçeve itibariyle aynı olduğunu söyleyebilirim.
Filmde yapraklarını dökmüş bir sonbahar renginin verdiği kasvetli bir atmosfer var. Ancak bu karamsar hava filmi gölgelemiyor. Bunu söyleyebiliyorum; çünkü filmi baştan sona merakla izlediğimi hatırlıyorum. Filmin sonu biraz acıklı , hüzünlü bitiyor.
Bu karamsarlığı aslında kitapta da gördüm. Buna rağmen akıcı bir anlatım sizi satırlar arasında sürüklüyor.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı öykünün isminden de anlaşıldığı üzere meçhul bir kadından tanınmış bir yazar olan R.'ye bir mektup geliyor. Bu mektup bir kadının yıllardır tutkuyla aşık olduğu bir adama yazılmış.
Sana, beni asla tanımamış olan sana, sözleriyle başlıyor mektup. Bilinmeyen bir kadının çocukluğundan itibaren bir adama karşı ne kadar saplantılı bir aşkla bağlı olduğunu ; onu ne zaman ,nerede tanıdığını ; aralarında neler yaşandığını; kadının duygu ve düşünceleriyle birlikte yaşamını öğreniyoruz yazdıklarında.
Aynı zamanda bu tutkulu, saplantılı aşkın onun hayatında neleri alıp götürdüğüne de tanık oluyoruz. Ne uğruna? Kendisine bağlı olmayan hatta ve hatta kendisini hatırlamayan bir erkek uğruna. Ancak kadın kahramanımız yaşadığı hiçbir şeyden pişman değildir.
Bu aşkın muhatabıyla birkaç kez yaşanılan birliktelik dışında aralarında bir ilişki, bağ olmadığı gibi aslında bu kadının hayatına hiç müdahil olmamış bir erkek söz konusudur. Bu esrarengiz kadın bu yazarı hayatının merkezine öyle bir yerleştirmiş ki onu adeta iç dünyasında var etmiş, yaşatmıştır.
Bu kitabı ilgi çekici kılan iki şey olduğunu tespit ettim; İlki Stefan Zweig 'in akıcı ve usta anlatımı, diğeri ise küçük bir kızın kendi dünyasında yaşadığı aşkın akıbeti ne olacak? düşüncesi.
Kitabın sonuyla ilgili yorumum;
Tanınmış yazar R. mektubu bitirdikten sonraki tutumu beni çok rahatsız etti. Mektubu yazan kadına ne oldu? Öldü mü kaldı mı? diye merak etmemesi ve bunun için harekete geçmemesi beni hayal kırıklığına uğrattı.
Tüm yazı boyunca yazar R.' nin kadını hatırlamamasına alıştım da şu sondaki kayıtsızlığı
pek bir yadırgadım doğrusu.
Ayrıca kitapta bahsedilen erkek karakterin yazar olmasını da kafamda bir türlü oturtamadım açıkçası. Siyah Gelinlik filminde yazar yerine bir gemi kaptanı vardı. Bir kaptan ya da başka bir meslek olsa sanki daha iyi olurdu; ancak şunu da ifade edemeden geçemiyeceğim yazar o kadar iyi bir noktayı vurgulamış ki neden bu kadını hatırlamadığını da aslında pek iyi anlıyorum: Yazarın çok sık yolculuk yapması...
Ben birkaç şehir değiştirmiş biri olarak eski okul arkadaşlarımla karşılaştığımda onları hatırlamadığımı fark ettim. Çok fazla insan tanımanın ve yer değiştirmenin böyle bir etkisi olduğuna şahit oldum...
Son olarak, Stefan Zweig ' in akıcı anlatımı ve yazmadaki ustalığı ile benim için önemli bir yazar olduğunu söyleyebilirim.
İşte o zaman film ile kitap arasında ne kadar çok benzerlik olduğunu fark ettim.
Bu filmi internetten araştırdığımda Hülya Koçyiğit ve Murat Soydan' ın başrollerini paylaştığı 1973 yapımı ''Siyah Gelinlik''
adlı film olduğunu öğrendim.
Biraz daha araştırma yapınca bu kitabın bir uyarlaması olan 1948 yılında çekilmiş ABD yapımı Meçhul Bir Kadının Mektupları adlı film karşıma çıktı. Bu yabancı filmi izlemediğim için bir yorum yapamayacağım. Ancak izleyenlerin yorumları pek bir olumlu.
Siyah Gelinlik filmi ile kitap arasında ; sonunun farklı bitmesi ve ufak değişiklikler dışında
genel çerçeve itibariyle aynı olduğunu söyleyebilirim.
Filmde yapraklarını dökmüş bir sonbahar renginin verdiği kasvetli bir atmosfer var. Ancak bu karamsar hava filmi gölgelemiyor. Bunu söyleyebiliyorum; çünkü filmi baştan sona merakla izlediğimi hatırlıyorum. Filmin sonu biraz acıklı , hüzünlü bitiyor.
Bu karamsarlığı aslında kitapta da gördüm. Buna rağmen akıcı bir anlatım sizi satırlar arasında sürüklüyor.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı öykünün isminden de anlaşıldığı üzere meçhul bir kadından tanınmış bir yazar olan R.'ye bir mektup geliyor. Bu mektup bir kadının yıllardır tutkuyla aşık olduğu bir adama yazılmış.
Sana, beni asla tanımamış olan sana, sözleriyle başlıyor mektup. Bilinmeyen bir kadının çocukluğundan itibaren bir adama karşı ne kadar saplantılı bir aşkla bağlı olduğunu ; onu ne zaman ,nerede tanıdığını ; aralarında neler yaşandığını; kadının duygu ve düşünceleriyle birlikte yaşamını öğreniyoruz yazdıklarında.
Aynı zamanda bu tutkulu, saplantılı aşkın onun hayatında neleri alıp götürdüğüne de tanık oluyoruz. Ne uğruna? Kendisine bağlı olmayan hatta ve hatta kendisini hatırlamayan bir erkek uğruna. Ancak kadın kahramanımız yaşadığı hiçbir şeyden pişman değildir.
Bu aşkın muhatabıyla birkaç kez yaşanılan birliktelik dışında aralarında bir ilişki, bağ olmadığı gibi aslında bu kadının hayatına hiç müdahil olmamış bir erkek söz konusudur. Bu esrarengiz kadın bu yazarı hayatının merkezine öyle bir yerleştirmiş ki onu adeta iç dünyasında var etmiş, yaşatmıştır.
Bu kitabı ilgi çekici kılan iki şey olduğunu tespit ettim; İlki Stefan Zweig 'in akıcı ve usta anlatımı, diğeri ise küçük bir kızın kendi dünyasında yaşadığı aşkın akıbeti ne olacak? düşüncesi.
Kitabın sonuyla ilgili yorumum;
Tanınmış yazar R. mektubu bitirdikten sonraki tutumu beni çok rahatsız etti. Mektubu yazan kadına ne oldu? Öldü mü kaldı mı? diye merak etmemesi ve bunun için harekete geçmemesi beni hayal kırıklığına uğrattı.
Tüm yazı boyunca yazar R.' nin kadını hatırlamamasına alıştım da şu sondaki kayıtsızlığı
pek bir yadırgadım doğrusu.
Ayrıca kitapta bahsedilen erkek karakterin yazar olmasını da kafamda bir türlü oturtamadım açıkçası. Siyah Gelinlik filminde yazar yerine bir gemi kaptanı vardı. Bir kaptan ya da başka bir meslek olsa sanki daha iyi olurdu; ancak şunu da ifade edemeden geçemiyeceğim yazar o kadar iyi bir noktayı vurgulamış ki neden bu kadını hatırlamadığını da aslında pek iyi anlıyorum: Yazarın çok sık yolculuk yapması...
Ben birkaç şehir değiştirmiş biri olarak eski okul arkadaşlarımla karşılaştığımda onları hatırlamadığımı fark ettim. Çok fazla insan tanımanın ve yer değiştirmenin böyle bir etkisi olduğuna şahit oldum...
Son olarak, Stefan Zweig ' in akıcı anlatımı ve yazmadaki ustalığı ile benim için önemli bir yazar olduğunu söyleyebilirim.
16:40
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
,
Kitap
,
Öykü
,
Siyah Gelinlik
,
Stefan Zweig
,
Yazar
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)














