Stefan Zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Stefan Zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Olağanüstü Bir Gece ( Stefan Zweig )
Maksat Gelisim
En beğendiğim yazarlardan biridir Stefan Zweig. O yüzden onun kitaplarının yeri bende ayrı. Bu okuduğum sanırım 6. kitabı. Sanırım diyorum bir de hatırlamadığım Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat adlı kitabı var. İnce kitaplar, bir de 2-3 tane ayrı ayrı öyküler barındırıyorsa o kitabı hiç hatırlamıyorum. Bir öykü diğerini unutturuyor. Hem art arda hem de kısa sürede bittiği için çok güzel olsa bile belleğimde kalmıyor. O nedenle böyle kitaplara pek yanaşmıyorum. Okunacaksa da birkaç kez okunması gerektiğini düşünüyorum.
Asıl bahsetmek istediğim kitaba dönecek olursam; Olağanüstü Bir Gece adlı kitap hep bana yazarın Sabırsız Yürek adlı eserindeki gibi olaylar silsilesini barındıran bir kitap olacağı izlenimi vermişti. Okuduğumda ise yanıldığımı anladım.
Yazar bu kitapta daha çok içsel monologlarıyla ruhsal çözümlemeleriyle karşımızda.
Stefan Zweig ruhsal izlenimleri çok iyi, aynı zamanda etkili şekilde ifade edebilen ve doğallıkla anlatan biri. Öyle güzel anlatıyor ki sıkılmıyorsunuz.
İnanın yazarın o akıcı anlatımı ve başarılı ruhsal analizleri olmasa benim için kitap biraz sıkıcı olabilirdi. Diyalog yok. Okurken hep bir olayın olmasını bekledim. Kitabın sonlarına doğru bir vukuat olsa da kitap bitti. Kitabın sonundaki umut dolu değişimi güzel olsa da beni pek tatmin etmedi. Nedenini bilmiyorum. Şöyle daha vurucu, keskin bir olaydan sonra bu değişimi tercih ederdim.
Daha ne olsun başına gelen olay az mı? denilebilir. Birazcık aynı tempoda anlatıldığı için de
olabilir bu etkiyi alamamamın sebebi. Anlatıcının yaşadığı o değişimi ben de hissetmek isterdim. Neden ve sonuç arasındaki bağı kuramadığım için sonu biraz benim için havada kaldı. Kısa kitapların bazen dezavantajı bu olabiliyor.
Yazarın daha iyi kitaplarını okuduğumdan Olaganüstü Bir Gece adlı roman için biraz
eleştiriyi abartmış olabilirim.
Neyse onun kalemi yeter diyorum.
Çevirmenin hakkını da yememek lazım tabii.
Not: Güzel bir kitap.
Stefan Zweig'in diğer kitaplarıyla ilgili yazılarım:
1-Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
2-Sabırsız Yürek
3-Clarissa
13:16
Kitap
,
Olağanüstü Bir Gece
,
Stefan Zweig
Clarissa (Stefan Zweig)
Maksat Gelisim
''Clarissa'' adlı kitap Stefan Zweig'in ölümünden 39 yıl sonra yayınlanmış. Taslak halindeki yarım kalmış bu eser yazarın yayıncısı tarafından kitap olarak basılmış. Kitap tam hikayenin şekillendiği yerde yarım kalmış. Eğer Stefan Zweig bu kitabı bitirmiş olsaydı nasıl olurdu acaba? sorusunu bir türlü zihnimden uzaklaştıramıyorum.
Genellikle romanları bitirdiğimde aklımda soru işaretleri kalmışsa kitabın başını tekrar okurum. Bazen ilk sayfayı tekrar okuduğumda netleşir her şey...Bu yarım kalmış yapıt için bir şeyler bulmak umuduyla ilk sayfayı tekrar okudum.Bir ipucu bulmak için... Ama nafile...
Genellikle romanları bitirdiğimde aklımda soru işaretleri kalmışsa kitabın başını tekrar okurum. Bazen ilk sayfayı tekrar okuduğumda netleşir her şey...Bu yarım kalmış yapıt için bir şeyler bulmak umuduyla ilk sayfayı tekrar okudum.Bir ipucu bulmak için... Ama nafile...
Bu kitabın konusunu üç bölüme ayırarak anlatırsam daha iyi ifade edeceğimi düşünüyorum. Romanın başlarında Clarissa adlı baş karakterin çocuklugunu, karakterini, ailesini kısaca; çocuk yaştaki yaşamını öğreniyoruz.
İkinci kısım Clarissa' nın gençlik yılları; bu dönemde seminer için gittiği ülkede tanıştığı biriyle beraberliğine ve bu sırada savaşın çıkmasıyla bu kişiden ayrılmak zorunda kalmasına tanık oluyoruz. Bunun ardı sıra gelişen durumlar ana karakterimizi zor durumda bırakır. Bu bölümde gizlenilmeye çalışılan sırlar vardır.
Üçüncü kısım ise bu sırların yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlamasıyla roman bitiyor.
Aslında bundan sonrası aşağı yukarı neler olacağını sezinlesek de Stefen Zweig' in kendine özgü üslubuyla, tarzıyla nasıl bir yol çizeceğini merak etmeden duramıyor insan. Maalesef hiçbir zaman bunu öğrenemecek olmamız da başka bir mesele.
İkinci kısım Clarissa' nın gençlik yılları; bu dönemde seminer için gittiği ülkede tanıştığı biriyle beraberliğine ve bu sırada savaşın çıkmasıyla bu kişiden ayrılmak zorunda kalmasına tanık oluyoruz. Bunun ardı sıra gelişen durumlar ana karakterimizi zor durumda bırakır. Bu bölümde gizlenilmeye çalışılan sırlar vardır.
Üçüncü kısım ise bu sırların yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlamasıyla roman bitiyor.
Aslında bundan sonrası aşağı yukarı neler olacağını sezinlesek de Stefen Zweig' in kendine özgü üslubuyla, tarzıyla nasıl bir yol çizeceğini merak etmeden duramıyor insan. Maalesef hiçbir zaman bunu öğrenemecek olmamız da başka bir mesele.
15:04
Clarissa
,
Kitap
,
Stefan Zweig
Sabırsız Yürek (Stefan Zweig)
Maksat Gelisim
Stefan Zweig 'in ''Satranç'' adlı öyküsünü çok beğendiğim için hemen sonra yazarın ''Sabırsız Yürek''adlı romanını okumaya karar verdim.
Bu kitabın da akıcı bir anlatımı dikkat çekiyor. Kelimeler, cümleler su gibi akıyor. Bu nedenle çok severek okuduğumu söyleyebilirim.
Kitabın konusu, anlatımı çok akıcı olmasının yanında karakterlerin ruh halleri, tepkileri ve psikolojileri de çok iyi yansıtılmış.
O kadar gerçekçi ve detaylarıyla bahsediliyor ki gözünüzde net olarak canlandırdığınız gibi siz de o atmosferi yaşıyorsunuz. Bazen sinir oluyor, bazen kızıyorsunuz. Bazen şaşkın hareketlere gülümsüyorsunuz.
Yalnızca kitabın bir bölümü bana çok uzun geldi. O da doktorun Kekesfalva'nın geçmişini anlattığı bölüm. Aslında bu kısım da çok güzel anlatılmış. Ancak çok ayrıntılı olması ve uzun sürmesi beni sabırsızlandırdı. Bir an önce bu bölümü bitirip ana konuya dönmek için can attım.
'' Sabırsız Yürek ''adlı kitap aynı zamanda ''Acımak'' ve ''Merhamet'' adlarıyla da Türkçe' ye çevrilmiş.
Kitabın Konusu;
Tuğgeneral Hofmiller'in bir yazarla tesadüf ve ilginç tanışması sonucunda bu yazara yirmi beş yaşında henüz süvari teğmeniyken yaşadığı, kendini derinden etkileyen bir olayı anlatır. Hofmiller'in kendi anlatımıyla bu trajik olayı öğreniyoruz.
Süvari teğmeni Hofmiller, arkadaşının ona ayarladığı bir davetiye ile zengin biri olan Kekesfalva 'nın malikanesine teşrif eder.
Bu davette muhteşem bir sofra, leziz yemeklerden sonra dans faslına geçilir. Bu ihtişamdan bu zenginlikten adeta sarhoş olan teğmenimiz birkaç hanımefendiyle dans ettikten sonra ev sahibinin kızını dansa kaldırmadığını fark eder. Bunun telaşıyla kızı aramaya başlar ve onu bulunca tam önünde durarak kızı dansa davet eder.
Buna karşılık genç kız ağlama krizine girer. Bu duruma anlam veremeyen teğmen şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemez.
Felçli, yürüyemeyen bir kızı dansa davet ettiğini öğrenince şok olur. Bir de bu yaptığı gafın tüm şehre yayılacağı düşüncesi onu dehşete düşürür. Ve ev sahibiyle karşılaşmamak umuduyla oradan hemen ayrılır. Yaptığı hatadan dolayı yaşadığı suçluluk duygusu en önemlisi de bu gafın arkadaşlarına kadar ulaşabileceği korkusu onu sarıp sarmalar. Ancak ertesi gün aklına bir fikir gelir.
Genç kıza bir sepet çiçek gönderir. Ve bu çiçekle birlikte teğmen Hofmiller 'e bu malikanenin kapıları sonuna kadar açılır.
Günden güne kendini daha fazla acındıran bir babanın ve hep istediklerini yaptırmaya alışmış felçli bir kızın boyunduruğu altına girmeye razı olan teğmenin; diğer yandan da çevrenin bu durum karşısındaki vereceği tepkilerden çekinmesiyle yaşadığı gelgitleri bir film izler gibi izliyor, heyecanla satırları okuyorsunuz..
Kaçarak hayat boyu vicdan azabı içinde yaşamak mı yoksa sabırla tahammül ederek acıdığınız kişinin esareti altında yaşamak mı ? Sizce hangisi daha az acı verir insana?
İşte bu sorunun cevabını bu romanın sonunda öğreniyoruz.
Kitabın sonunda;
Bir genç kızın ve teğmenin verdiği acele kararlar sonucu olaylar trajik bir hal alıyor, belki sadece biri acele etmeyip beklese sonuç çok farklı olacağı düşüncesine kapılmadan da edemiyorsunuz.
Yazar kitabın sonunlarına doğru farklı seçimlerde bulunmuş iki karakterin yolunu bir operada kesiştirerek bize yaşanılanları ve sonuçlarını çok net bir şekilde hissettiriyor...
22:02
Acımak
,
Kitap
,
Roman
,
Sabırsız Yürek
,
Stefan Zweig
,
Yazar
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (Stefan Zweig)
Maksat Gelisim
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu' nu okurken gözümün önüne yıllar önce izlediğim bir Türk filminin kareleri geldi. Kitabı bitirdiğimde filmin diğer sahneleri de tek tek zihnimde canlandı.
İşte o zaman film ile kitap arasında ne kadar çok benzerlik olduğunu fark ettim.
Bu filmi internetten araştırdığımda Hülya Koçyiğit ve Murat Soydan' ın başrollerini paylaştığı 1973 yapımı ''Siyah Gelinlik''
adlı film olduğunu öğrendim.
Biraz daha araştırma yapınca bu kitabın bir uyarlaması olan 1948 yılında çekilmiş ABD yapımı Meçhul Bir Kadının Mektupları adlı film karşıma çıktı. Bu yabancı filmi izlemediğim için bir yorum yapamayacağım. Ancak izleyenlerin yorumları pek bir olumlu.
Siyah Gelinlik filmi ile kitap arasında ; sonunun farklı bitmesi ve ufak değişiklikler dışında
genel çerçeve itibariyle aynı olduğunu söyleyebilirim.
Filmde yapraklarını dökmüş bir sonbahar renginin verdiği kasvetli bir atmosfer var. Ancak bu karamsar hava filmi gölgelemiyor. Bunu söyleyebiliyorum; çünkü filmi baştan sona merakla izlediğimi hatırlıyorum. Filmin sonu biraz acıklı , hüzünlü bitiyor.
Bu karamsarlığı aslında kitapta da gördüm. Buna rağmen akıcı bir anlatım sizi satırlar arasında sürüklüyor.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı öykünün isminden de anlaşıldığı üzere meçhul bir kadından tanınmış bir yazar olan R.'ye bir mektup geliyor. Bu mektup bir kadının yıllardır tutkuyla aşık olduğu bir adama yazılmış.
Sana, beni asla tanımamış olan sana, sözleriyle başlıyor mektup. Bilinmeyen bir kadının çocukluğundan itibaren bir adama karşı ne kadar saplantılı bir aşkla bağlı olduğunu ; onu ne zaman ,nerede tanıdığını ; aralarında neler yaşandığını; kadının duygu ve düşünceleriyle birlikte yaşamını öğreniyoruz yazdıklarında.
Aynı zamanda bu tutkulu, saplantılı aşkın onun hayatında neleri alıp götürdüğüne de tanık oluyoruz. Ne uğruna? Kendisine bağlı olmayan hatta ve hatta kendisini hatırlamayan bir erkek uğruna. Ancak kadın kahramanımız yaşadığı hiçbir şeyden pişman değildir.
Bu aşkın muhatabıyla birkaç kez yaşanılan birliktelik dışında aralarında bir ilişki, bağ olmadığı gibi aslında bu kadının hayatına hiç müdahil olmamış bir erkek söz konusudur. Bu esrarengiz kadın bu yazarı hayatının merkezine öyle bir yerleştirmiş ki onu adeta iç dünyasında var etmiş, yaşatmıştır.
Bu kitabı ilgi çekici kılan iki şey olduğunu tespit ettim; İlki Stefan Zweig 'in akıcı ve usta anlatımı, diğeri ise küçük bir kızın kendi dünyasında yaşadığı aşkın akıbeti ne olacak? düşüncesi.
Kitabın sonuyla ilgili yorumum;
Tanınmış yazar R. mektubu bitirdikten sonraki tutumu beni çok rahatsız etti. Mektubu yazan kadına ne oldu? Öldü mü kaldı mı? diye merak etmemesi ve bunun için harekete geçmemesi beni hayal kırıklığına uğrattı.
Tüm yazı boyunca yazar R.' nin kadını hatırlamamasına alıştım da şu sondaki kayıtsızlığı
pek bir yadırgadım doğrusu.
Ayrıca kitapta bahsedilen erkek karakterin yazar olmasını da kafamda bir türlü oturtamadım açıkçası. Siyah Gelinlik filminde yazar yerine bir gemi kaptanı vardı. Bir kaptan ya da başka bir meslek olsa sanki daha iyi olurdu; ancak şunu da ifade edemeden geçemiyeceğim yazar o kadar iyi bir noktayı vurgulamış ki neden bu kadını hatırlamadığını da aslında pek iyi anlıyorum: Yazarın çok sık yolculuk yapması...
Ben birkaç şehir değiştirmiş biri olarak eski okul arkadaşlarımla karşılaştığımda onları hatırlamadığımı fark ettim. Çok fazla insan tanımanın ve yer değiştirmenin böyle bir etkisi olduğuna şahit oldum...
Son olarak, Stefan Zweig ' in akıcı anlatımı ve yazmadaki ustalığı ile benim için önemli bir yazar olduğunu söyleyebilirim.
İşte o zaman film ile kitap arasında ne kadar çok benzerlik olduğunu fark ettim.
Bu filmi internetten araştırdığımda Hülya Koçyiğit ve Murat Soydan' ın başrollerini paylaştığı 1973 yapımı ''Siyah Gelinlik''
adlı film olduğunu öğrendim.
Biraz daha araştırma yapınca bu kitabın bir uyarlaması olan 1948 yılında çekilmiş ABD yapımı Meçhul Bir Kadının Mektupları adlı film karşıma çıktı. Bu yabancı filmi izlemediğim için bir yorum yapamayacağım. Ancak izleyenlerin yorumları pek bir olumlu.
Siyah Gelinlik filmi ile kitap arasında ; sonunun farklı bitmesi ve ufak değişiklikler dışında
genel çerçeve itibariyle aynı olduğunu söyleyebilirim.
Filmde yapraklarını dökmüş bir sonbahar renginin verdiği kasvetli bir atmosfer var. Ancak bu karamsar hava filmi gölgelemiyor. Bunu söyleyebiliyorum; çünkü filmi baştan sona merakla izlediğimi hatırlıyorum. Filmin sonu biraz acıklı , hüzünlü bitiyor.
Bu karamsarlığı aslında kitapta da gördüm. Buna rağmen akıcı bir anlatım sizi satırlar arasında sürüklüyor.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı öykünün isminden de anlaşıldığı üzere meçhul bir kadından tanınmış bir yazar olan R.'ye bir mektup geliyor. Bu mektup bir kadının yıllardır tutkuyla aşık olduğu bir adama yazılmış.
Sana, beni asla tanımamış olan sana, sözleriyle başlıyor mektup. Bilinmeyen bir kadının çocukluğundan itibaren bir adama karşı ne kadar saplantılı bir aşkla bağlı olduğunu ; onu ne zaman ,nerede tanıdığını ; aralarında neler yaşandığını; kadının duygu ve düşünceleriyle birlikte yaşamını öğreniyoruz yazdıklarında.
Aynı zamanda bu tutkulu, saplantılı aşkın onun hayatında neleri alıp götürdüğüne de tanık oluyoruz. Ne uğruna? Kendisine bağlı olmayan hatta ve hatta kendisini hatırlamayan bir erkek uğruna. Ancak kadın kahramanımız yaşadığı hiçbir şeyden pişman değildir.
Bu aşkın muhatabıyla birkaç kez yaşanılan birliktelik dışında aralarında bir ilişki, bağ olmadığı gibi aslında bu kadının hayatına hiç müdahil olmamış bir erkek söz konusudur. Bu esrarengiz kadın bu yazarı hayatının merkezine öyle bir yerleştirmiş ki onu adeta iç dünyasında var etmiş, yaşatmıştır.
Bu kitabı ilgi çekici kılan iki şey olduğunu tespit ettim; İlki Stefan Zweig 'in akıcı ve usta anlatımı, diğeri ise küçük bir kızın kendi dünyasında yaşadığı aşkın akıbeti ne olacak? düşüncesi.
Kitabın sonuyla ilgili yorumum;
Tanınmış yazar R. mektubu bitirdikten sonraki tutumu beni çok rahatsız etti. Mektubu yazan kadına ne oldu? Öldü mü kaldı mı? diye merak etmemesi ve bunun için harekete geçmemesi beni hayal kırıklığına uğrattı.
Tüm yazı boyunca yazar R.' nin kadını hatırlamamasına alıştım da şu sondaki kayıtsızlığı
pek bir yadırgadım doğrusu.
Ayrıca kitapta bahsedilen erkek karakterin yazar olmasını da kafamda bir türlü oturtamadım açıkçası. Siyah Gelinlik filminde yazar yerine bir gemi kaptanı vardı. Bir kaptan ya da başka bir meslek olsa sanki daha iyi olurdu; ancak şunu da ifade edemeden geçemiyeceğim yazar o kadar iyi bir noktayı vurgulamış ki neden bu kadını hatırlamadığını da aslında pek iyi anlıyorum: Yazarın çok sık yolculuk yapması...
Ben birkaç şehir değiştirmiş biri olarak eski okul arkadaşlarımla karşılaştığımda onları hatırlamadığımı fark ettim. Çok fazla insan tanımanın ve yer değiştirmenin böyle bir etkisi olduğuna şahit oldum...
Son olarak, Stefan Zweig ' in akıcı anlatımı ve yazmadaki ustalığı ile benim için önemli bir yazar olduğunu söyleyebilirim.
16:40
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
,
Kitap
,
Öykü
,
Siyah Gelinlik
,
Stefan Zweig
,
Yazar
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)





