Sayfa Başına Dön
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tatar Çölü (Dino Buzzati)

Tatar çölü
 Bir yazarın tavsiye ettiği bir kitap olarak karşıma çıktı ''Tatar Çölü.'' Hangi yazarın tavsiye ettiğini hatırlamıyorum. Dino Buzzati'nin yazmış olduğu ''Tatar Çölü'' adlı kitabın dil ve anlatım zenginliği dikkat çekici. Bunun farkına varmış olmasam okumaya devam etmezdim sanırım.

 İlk okuma denememde maalesef pek başarılı olamadım. Günde bir sayfa okumayı amaçlamıştım. Doğal olarak ana karakterin yolculuğunu anlatan bölüme sanki sayfalarca yer verilmiş izlenimine kapıldım. Tabii bıraktım okumayı...

Kitabın dili güzel olduğu için kitaba bir şans daha vermek istedim. İkinci okuma denemem de ise bölüm bölüm okumaya karar verdim. Ve baş karakterin yolculuğu çok uzun olmadığını o zaman anladım.

Kelimelerin ve cümlelerin ahenkli dünyasında ilerlerken bir akıcılık beni kendine çekerken bir taraftan iç dünyamdan cılız bir engelin varlığını da hissetmedim değil.

 Pes etmeyip aldığım kararla bölüm bölüm okumayı sürdürdüm. Ara vereceğim zaman bile bölümün sonuna gelip öyle bıraktım. Böylece yavaş ilerlerken birden okuma hızım ivme kazandı. Bence her kitabın kendine özgü bir dünyası var. Bunu fark edip ona göre okumak gerek diye düşünüyorum.

 Kitabı bitirdiğimdeyse iyi ki okumuşum dedim. Klasiklerin o havasını duyumsadım. Bana bir kitabı klasik yapan unsurlar ne diye sorsanız, buna cevap pek veremem. Ama bir kitabı okurken klasik olup olmadığını hemen anlıyorsunuz. 

 Tatar Çölü romanı:  
Harp akademisinden yeni mezun olmuş teğmen Drogo, ilk tayin olduğu yer
Bastiana Kalesine gitmek için yolculuğa çıkmasıyla başlar roman.
tatar çölü
Umutlarla dolu yeni bir hayata adım atan   teğmen kaleyi görünce büyük bir hayal kırıklığı yaşar.

 Sınırda; ıssız, tenha bir yerde tecrit edilmiş bir kaledir. Bir an önce buradan ayrılmak için girişimlerde bulunur. Ancak dört ay daha beklemesi gerektiğini öğrenir.

 Bu dört ay sonunda bu kaleden tayinini aldırmak için başvuru yaparken hep aynı yerde hep aynı insanlarla hep aynı işlerle meşgul olmanın verdiği bir durum onu esir alır. O, alışkanlığın verdiği o hisse kulak vererek kalede görevine devam etmeye karar verir.

 Dört yıl sonra yeni bir atama hakkı doğduğu için bilhassa annesinin ısrarı üzerine görüşmelere gider. Ve burada arkadaslarının ondan saklamış olduğu  askerlerin  kaleden gönderileceği ile ilgili duyurudan haberi olmadığı için başvuru yapmakta geç kaldığını öğrenir.

Daha da önemlisi yanlışlıkla öldürülmüş bir askerin suçu onun siciline yazılmıştır. Artık tayin konusu onun için çok zordur. Drogo ne kadar yaşamış olduğu haksızlıklara karşı intikam duygusu hissetse de alışkanlığın miskin havası onu ele geçirmiştir.

Zaman su gibi akıp giderken kalede hep bir savaş çıkma ihtimali onu orada tutan başka bir faktördür aslında. Drogo, bir taraftan ne kadar gerçeklerin farkına varmış olsa da bu zamanın akışına, alışkanlığın verdiği o tada teslim olur.

Onu orada tutan tek bir şey vardır; savaş çıkma ihtimali... Tek tutunduğu dayanak bir gün gerçekleştiğinde ise onun bu savaşta mücadele edecek ne  sağlıklı bir bedeni ne de otoritesi vardır. Bilakis onun varlığının artık bir yüke dönüştüğünü hissediyoruz.

Tabii bu kitaptan aldığım çok dersler oldu diyebilirim.
*Bazen engellemeler, manipülasyonlar öyle tatlılıkla hoşgörüyle olur ki seni yolundan                  döndürdüğünün farkına varmazsın, varsan da pek önemsemezsin.

*Yıllar geçtikçe yaşam biçimine öyle alışırsın ki o kabuğundan çıkmak istemez, harekete geçmek istemezsin.

*Bir taraftan hep bir şeylerin olması umuduyla beklersin, bununla yaşamını tüketirsin. O umut gerçekleştiğinde ise ne sağlığın ne gücün kalmıştır. Geriye kalan tek şey varlığınla insanlara yük olmaya başladığındır.

Dino Buzzati: 
 Romancı, öykü yazarı olan İtalyan yazar aynı zamanda şair ve gazetecidir.
Tatar Çölü adlı kitabı 1940' da basılmış ve büyük ses getirmiş; ancak kitabın uluslararası başarısı 1949  Fransa'da yayımlanmasıyla olmuş.

Jane Eyre (Charlotte Bronte)

jane eyre kitap
Charlotte Bronte' nun  yazdığı ''Jane Eyre''  adlı romanı  uzun süredir okumayı düşünüyordum.

 Hani bazı kitaplar vardır ismiyle olsun yazarıyla olsun ya da yazıldığı yıl itibariyle olsun sizi çeker, bilirsiniz ki  aradığınız kitaptır...

 ''Jane Eyre'' adlı eserde de benim için işte böyle bir durum söz konusu oldu.    
    Aslında bu kitapla tanışmam; Jane Austen'ın ''Aşk ve Gurur'' adlı eserini okuduktan sonra oldu.

      Bu romandan   çok etkilendiğim için internette araştırma gereği duydum. Tabii en çok da Jane Austen ın hayatını öğrendiğimde bayağı etkilenmiştim.

       Ve bu araştırmalarım sonucunda karşıma Jane Austen 'ın ölümünden sonraki dönemde yaşamış olan Bronte kardeşlerle karşılaştım.

        Bu üç kardeş de İngiliz Edebiyatına önemli eserler bırakmışlar.  Üçünün de erken yaşta ölmeleri nedeniyle çok az eserleri vardır.

      Kardeşlerin en büyüğü olan Charlotte Bronte 'ya  eleştirmen ve yazar olan birisi tarafından  Jane Austen kitapları tavsiye edilmiş olduğunu okuduğumda nedense bu üç kardeşin de ''Aşk ve Gurur'' adlı yapıta benzer romanlar yazdıkları düşüncesine kapılmıştım.

 
     İlkin,  Bronte kardeşlerden ortancası olan  Emily Bronte'nin ''Uğultulu Tepeler'' adlı romanı okuduğumda yanılmiş olduğumu anladım. Çok farklı bir kitapla karşılaştım. Ancak   kitabı beğendim.

      Benim en çok  merak ettiğim   kardeşlerin en büyüğü olan  Charletto Bronte 'nun  yazdığı ''Jane Eyre'' adlı romandı.   Konusunu da öğrendiğimde güzel bir kitap olduğunu sezinliyordum ve  okuduğumda da beni yanıltmadı , çok etkilendim.

          Yüreğimde buruk bir acı bıraktı diyebilirim.  ''Aşk ve Gurur '' tarzında bir kitap okumak isterseniz  ''Jane Eyre'' adlı romanı tavsiye edebilirim. Ancak hassas bir yapıya sahipseniz bu kitabı okuduktan sonra bir acı girdabına kapılırsanız sorumluluğu kabul etmem, ona göre...

       Tabii hiç de öyle etkilenmedim,  derseniz de bir şey diyemem.. Tekrarlıyorum benim gibi
 hassas bünyeler için bir uyarıydı sadece.. Zaten hep şu düşünceyle kitapların  okunması taraftarıyım; beklentisiz şekilde okumanın...

    Charlotte Bronte 'nin yazdığı ''Jane Eyre''  adlı kitabın konusu;
       Jane Eyre  annesi ve babası ölünce dayısı tarafından alınıp, evine götürülmüştür.. Bir süre
sonra da dayısı ölüm döşeğine düştüğünde  eşinden  ona  kendi çocuklarından biriymiş gibi
bakması için söz almıştır.

      Yengesi ve onun üç çocuğuyla birlikte yaşayan Jane, bu evde çok iyi bir muamele görmez. Varlığına daha fazla tahammül edemediği için yengesi onu  yetimlerin yatılı olarak kaldığı bir
okula gönderir.

       Zor şartların olduğu bu okulda altı yıl okur. Ve bir iki yıl  da  öğretmen olarak burada kalır. Ancak Jane Eyre bu okulda daha fazla takılı kalmak istemez.  Bir gazeteye iş ilanı verir. Kısa
 bir süre sonra  da cevap gelir.

       Ve bir malikanede küçük bir kız çocuğuna mürebbiyelik yapmak için yola çıkar. İşte  Jane
Eyre nin bu malikaneye gelmesiyle roman heyecanlı bir şekilde ilerlemeye başlıyor. Bundan
sonrası çok sürükleyici olduğu için kitabı elinizden bırakamıyacaksınız.

              Aşk ve Gurur kitabının  içindeki aşk hikayesi  ne kadar etkileyiciyse  bu kitaptaki yaşanan aşk da o kadar etkileyeceği olduğu kanaatindeyim.  Ancak bu kitap sadece bir aşk ekseninden
 ibaret değil.

Kitap tavsiyeleri sunduğum yazımda Jane Eyre tarzı kitap arayanlar için roman önerilerim de
 var.

2011 Yapımı JANE EYRE Adlı Film;


jane eyre film
  Kitabı okur okumaz  hemen ''Jane Eyre '' adlı  2011 İngiliz  yapımı filmi izledim. Ve büyük bir hayal kırıklığı yaşadım.

Öncelikle kitapta iki ana karakterin çirkin oldukları yer yer bahsedilmekte. Ancak çirkin olmak demek karizmatik ya da çekici olmayacağın anlamına gelmez ki...

Kişiliğin ve davranışların güzelliğini yansıtabilmek varken ben karşımda soğuk, mesafeli karakterler gördüm.

Bir de fotoğraf çektiriyormuş gibi poz veriliyor olması beni çok rahatsız etti. O kadar sahneler birbirinden kopuk ki... Ne o duyguyu alabiliyorsunuz ne de o atmosferden etkilenebiliyorsunuz.

Şu üst-sağdaki filmin afişindeki görüntü aslında çok hoş, bunu filme de aktarabilmiş olsalardı keşke...

Kitabı okumamış olsam filmden bir şey anlar mıydım? Emin değilim.

Filmin en büyük eksikliği kitapta olduğu gibi bir anlatıcının olmamasıydı. Keşke Jane Eyre sesiyle duygularını, yaşadıklarını kitaptaki gibi seyirciye anlatsaydı. Görüntülerdeki o boşluğu seslendirerek belki  kapatılabilirdi, diyorum. En azından kitaptaki o etkileyiciliği hissetmiş
olacaktık.

jane eyre film ve kitapKitapta papaz çok yakışıklı, uzun boylu ve hitabet sanatında çok başarılı olduğunu öğrenirken filmde daha farklı biri karşımıza çıkıyor.

Filmde ana karakterler dışındaki kişilerin saç modelleri ve kıyafetleri ilginç olduğundan mı biraz değişik geldi bana.

 Halbuki İngiliz döneminin kıyafetleri, saygısı ve nezaketi  hayranlık duyulacak yaşam biçimi varken bu filmde tam yansıtılmamış oldukları  kanısındayım.

Biraz daha ufak defek çalışmalarla bu filmdeki eksiklikler giderilebilir aslında...

Jane Eyre nin küçüklüğünü oynayan kızı başarılı buldum ben...Hatta daha fazla oyunculuk sergileyebilecek potansiyeli bile gördüm onda...

 Sürekli şu soru aklıma takılıyor: Kitabı okumasaydım peki bu filmi beğenir miydim?

 Bir yandan da iyi ki film böyle  olmuş diye sevinmedim değil. Çünkü kitabı bitirdiğimde
yüreğimde bir burukluk olmuş. Etkisinden kurtulamamıştım. İkincisi biraz bana ağır gelebilirdi. Neyse ki  filmde etkilenecek kadar ne duygu ne davranış ne de olay gördüm. Tabii bu filmi alt
 yazılı izlemiş olmamın bunda payı da olabilir zannımca.
 
         Jane Eyre adlı  kitap birçok kez filme uyarlanmış aslında...  Belki diğerleri  daha başarılıdır...

 NOT:
Kitaptan epey sonra filme tekrar göz attığımda filmin o  kadar da kötü olmadığını gördüm. Diyeceğim odur ki kİtabı okuduktan uzun  bir zaman sonra filmi izleyin. Çünkü ben kitabı okur okumaz filmi izlemiş olduğumdan çok fazla kıyaslama yoluna gittim.

 Yazımın sonuna gelirken üçüncü kardeşin eserini de çok merak ettiğimi belirteyim. Neden diğer
 iki kardeş gibi ön planda olmadığı sorusu aklıma geliyor.  Bundan sonra hedeflerim arasında
  küçük kardeş Anne Bronte 'nin ''Şatodaki Kadın'' kitabını okumayı düşünüyorum.


Monte Kristo Kontu (Alexandre Dumas)

 Dünya klasikleri denince aklıma hep ağır bir dil, karamsar sahneler ve bitmek bilmez betimlemeler gelirdi nedense. Tabii bu yıl bütün bu önyargılarımı yıktım diyebilirim. Bu sene okuduğum kitaplar arasında sadece bir kitabın  birazcık böyle olduğunu gördüm: Balzac'ın ''Vadideki Zambak'' adlı eseri...Başlarda yoğun karamsar havayı hissetsem de güzel güzel kitabı okuyordum. Ne olduysa kitabın ortalarına doğru geldiğimde oldu. Tıkanıp kaldım. Kitabı dört günde bitirecekken on günde bitirdim. O betimlemeler var ya o betimlemeler...Yazar bir de coşmuş, yazmış da yazmış. Artık her gün biraz, biraz okuyarak bu kısmı geçebildim.
   
    '' Monte Kristo Kontu''adlı romanı da bu kategoride gördüğümden ve sayfa sayısı da gözümde büyüttüğümden uzun süre okumayı ertelediğim bir kitaptı.

      Bir gün, internette okuduğum olumlu yorumlardan sonra tüm bu önyargılarıma rağmen bu eseri okumaya karar verdim.

      Ne öyle ağır bir dil ile ne de can sıkıcı betimlemelerle karşılaştım. Gayet akıcı, sade bir dil ve anlatımla yazılmış. Sahneler hala gözümün önünde canlı...

     Yazar hiç acele etmemiş, olayları oldu bittiye de getirmemiş. En önemlisi; zihinlerde yer eden  Monte Kristo Kontu adlı bir karakter yaratmış. Zekasıyla bilgisiyle öngörüsüyle olayları etkileyen ve değiştirebilen bir kabiliyeti  olan bir başkahraman...

           Monte Kristo Kontu romanı;   Edmon Dantes on dokuz yaşında ''Firavun'' adlı geminin ikinci kaptanıdır. Yolculuk sırasında kaptan, ölmeden önce ona bir mektup verir. Bu mektubu  adrese ulaştırmasını ve orada verilecek yeni görevi  de onun yerine tamamlamasını ister

      Bu konuda hiçbir bilgisi olmayan Dantes, ölmüş bir insanın son isteğini yerine getirmek ister. Ve mektubu gereken yere ulaştırır. Orada verilen yeni bir mektubu da belirtilen isme ve adrese ulaştırmak üzere alır.

       Kaptanın ölmesiyle birlikte Edmond Dantes artık kaptan olma yolundadır ve sevdiği kızla
evlenecektir. Çok mutludur.

monte kristo kontu kitap    Kaptan olmak isteyen muhasebeci Danglars'ın, sevdiği kızı elde etmek isteyen Fernando'nun önünde tek bir engel vardır; O da Dantes'tir.

    Dantes'in elindeki mektup hükümete karşı kompla hazırlıklarıyla ilgili bilgileri içerir. Bundan haberi olan muhasebeci; bir ihbar mektubu yazar, Fernand ise bu mektubu postalar. Dantes'in kıskanç komşusu ise bu duruma itiraz etse de işbirlikçi görünmekten korkarak sessizliğe gömülür.

   Düğün gününde Dantes tutuklanır. Savcı yardımcısı onun masum olduğuna inansa da üzerinde çıkan mektupta kendi  babasının adını görünce şok olur. Mektubu yakar ve bu mektuptan hiçkimseye bahsetmemesini söyler.

   Kendini mahvedecek olan bu mektubu kendi lehine çevirmek isteyen savcı yardımcısı mektuptaki komploları krala anlatarak onun güvenini kazanır. Ancak ne mektuptan ne de babasından söz eder.

 Serbest bırakılacağına inanan Dantes ise apar topar alınır, Hiçbir soruşturma yapılmadan siyasi tutukluların hapsedildiği şatoya götürülür. Böylece Dantes'e, bir darbede savcı yardımcısından  gelir.


 Dantes hapisanede umutları tükenmiş, beklemekten    yorulmuş tam ölme planları yaparken duvardan   gelen sesler işitir. Duvarı kazan bir mahkum olduğu hissine kapılarak   o da o   yönde tünel    kazmaya başlar. Hapishanede adı deliye çıkmış rahiple yolları bu tünel  sayesinde   kesişir. Aralarında büyük bir dostluk başlar.    Birlikte kaçma planları yaparlar.  
monte kristo kontu kitap

Bir dahi,  bir bilgin olan   rahip aynı zaman da tüm bilim ve ilim bilgilerini ona öğretir. Onu adeta yetiştirir. Ve rahip    sayesinde   Dantes artık çok farklı ve bambaşka biridir.
       

Fakat birlikte kaçma planları yaparken rahip hastalanır. Ölmeden önce bir hazineden bahseder. Eğer ölürse tüm hazinenin ona ait olduğunu söyler.Ve yerini ona anlatır.

Rahip yaşadığı son krizle birlikte ölür. Dantes üzüntülü şekilde tünelden gizlice görevlilerin rahibi kefenlerken konuşmalarını dinler. Görevliler kefenlenmiş cesedi daha sonra almak üzere giderler.


Dantes'in aklına cesetle yer değiştirmek gelir. Ve ummadığı bir durumla karşılaşsa da başarıya
ulaşır, hapishaneden kurtulur. Hazineyi bulur. O hem özgür hem de zengin birisidir artık. Tek
 bir şey kalmıştır; O da intikam almak...

Roman asıl bundan sonra başlıyor diyebilirim. Yeni isimler, yeni olaylar ve sahneler eklenerek...Düşmanları evlenmiş ve çocukları yetişkin bir yaşa gelmiştir. Dantes artık Monte
 Kristo Kontu olarak ya da başka isimlerle ortaya çıkacaktır.


Sabırsız Yürek (Stefan Zweig)

   
sabırsız yürek stefan zweig
  Stefan Zweig 'in ''Satranç'' adlı öyküsünü çok beğendiğim için hemen sonra yazarın ''Sabırsız Yürek''adlı  romanını okumaya karar verdim.

Bu kitabın da akıcı bir anlatımı dikkat çekiyor. Kelimeler, cümleler su gibi akıyor.  Bu nedenle çok severek okuduğumu söyleyebilirim.

Kitabın konusu, anlatımı  çok akıcı olmasının yanında karakterlerin ruh halleri, tepkileri ve psikolojileri de çok iyi yansıtılmış.

 O kadar gerçekçi ve detaylarıyla bahsediliyor ki gözünüzde net  olarak canlandırdığınız gibi siz de o atmosferi yaşıyorsunuz. Bazen sinir oluyor, bazen kızıyorsunuz. Bazen şaşkın hareketlere gülümsüyorsunuz.

     Yalnızca kitabın bir bölümü bana çok uzun geldi. O da doktorun  Kekesfalva'nın geçmişini anlattığı bölüm. Aslında bu kısım da çok güzel anlatılmış. Ancak çok ayrıntılı olması ve uzun sürmesi beni sabırsızlandırdı. Bir an önce bu bölümü bitirip ana konuya dönmek için can attım.

    '' Sabırsız Yürek ''adlı kitap aynı zamanda   ''Acımak'' ve ''Merhamet'' adlarıyla da Türkçe' ye çevrilmiş.

Kitabın Konusu;
 Tuğgeneral Hofmiller'in bir yazarla tesadüf ve ilginç tanışması sonucunda  bu yazara yirmi beş yaşında henüz süvari  teğmeniyken yaşadığı, kendini derinden etkileyen bir olayı anlatır. Hofmiller'in kendi  anlatımıyla bu trajik olayı  öğreniyoruz.

Süvari teğmeni  Hofmiller, arkadaşının ona  ayarladığı bir davetiye ile  zengin biri olan  Kekesfalva 'nın malikanesine teşrif eder.

 Bu davette  muhteşem bir sofra, leziz yemeklerden sonra dans faslına geçilir. Bu ihtişamdan bu zenginlikten adeta sarhoş olan teğmenimiz birkaç hanımefendiyle dans ettikten sonra  ev sahibinin kızını dansa kaldırmadığını fark eder. Bunun telaşıyla kızı aramaya başlar ve onu bulunca tam önünde durarak kızı dansa davet eder.

Buna karşılık genç kız ağlama krizine girer. Bu duruma anlam veremeyen teğmen şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemez.

 Felçli, yürüyemeyen bir kızı dansa davet ettiğini öğrenince şok  olur. Bir de bu yaptığı gafın tüm şehre yayılacağı düşüncesi onu dehşete  düşürür. Ve ev sahibiyle karşılaşmamak umuduyla oradan hemen ayrılır. Yaptığı hatadan dolayı yaşadığı suçluluk duygusu  en önemlisi de bu gafın arkadaşlarına kadar ulaşabileceği korkusu onu sarıp sarmalar. Ancak ertesi gün aklına bir fikir gelir.

 Genç kıza bir sepet çiçek gönderir. Ve bu çiçekle birlikte teğmen Hofmiller 'e bu malikanenin kapıları sonuna kadar açılır.

sabırsız yürek

 Günden güne kendini daha fazla acındıran bir babanın ve hep istediklerini yaptırmaya alışmış felçli bir kızın boyunduruğu  altına  girmeye  razı olan teğmenin; diğer yandan da çevrenin  bu durum karşısındaki vereceği tepkilerden çekinmesiyle yaşadığı gelgitleri bir film izler gibi izliyor, heyecanla satırları okuyorsunuz..

 Kaçarak hayat boyu vicdan azabı içinde yaşamak mı yoksa sabırla tahammül ederek acıdığınız kişinin esareti altında yaşamak mı ? Sizce hangisi daha az acı verir insana?

İşte bu sorunun cevabını bu romanın sonunda öğreniyoruz.
 
   Kitabın sonunda;
Bir genç kızın ve teğmenin verdiği acele kararlar  sonucu olaylar trajik bir hal  alıyor, belki sadece biri acele etmeyip beklese sonuç çok farklı olacağı düşüncesine kapılmadan  da edemiyorsunuz.

Yazar kitabın sonunlarına doğru   farklı seçimlerde  bulunmuş  iki karakterin yolunu bir operada kesiştirerek bize yaşanılanları ve sonuçlarını çok net bir şekilde hissettiriyor...


Büyük Umutlar (Charles Dickens)

büyük umutlar kitap
Charles Dickens ile özdeşleştirdiğim ''Oliver Twist'' adlı kitap dışında daha önce yazarın başka bir eserini okumamıştım. Bu sene yazarın ''Büyük Umutlar'' adlı romanını okudum, çok beğendim. Acaba  bu kitap Oliver Twist kadar neden popüler olmadığını düşündüm. Sonra bir filmi bile çekilmiş olduğunu öğrendim. Sanırım  her zaman bir ünü vardı da ben  bihaberim.

 Bu kitabı sevmemin en önemli nedenlerinden biri  mizahi bir anlatımının olmasıdır, diyebilirim. Küçük bir çocuğun verdiği
 hoş, komik cevaplar; masum bir bakış açısı  yer yer  gülümsetti beni.

  Ayrıca yazarın kitaptaki tüm karakterlerini; hem dış görünüşüyle hem kişiliğiyle hem de konuşma tarzıyla net bir biçimde yansıtmış olması da çok başarılı .

      Kitabın konusu;
 Pip adında küçük bir çocuğun bir kürek mahkumuyla karşılaşması daha sonra da zengin bir
kadının evine sık sık ziyarete gitmesiyle hayatının seyrinin değişmeye başladığını görüyoruz.
 Pip, öksüz ve yetim bir çocuk.  Ablasının evinde yaşıyordur. Ablası ne kadar acımasız,
huysuzsa eniştesi de bir  o kadar iyi yürekli, saftır.

 Aslında o,  ileride eniştesi gibi demirci olmanın hayalini kurarken  zamanla bu isteği değişmeye başlar. Daha iyi yaşam koşullarına tanık olması ve sevdiği kızın onu hor görmesi, yaşadığı yeri
 ve kendini beğenmemesine yol açar.

Bir gün kimliğini gizleyen biri tarafından ona bırakılan bir miras sonucu umutları yeşerir. Artık hayallerine kavuşacak imkanlara sahip olacaktır.
   
 Ancak  Pip  paraya kavuşmasıyla birlikte  eski hayatından, eniştesinden ve köyünden utanmaya başlar. Ancak hayatın bir cilvesi olsa gerek kendisine para yardımı yapan kişi gün yüzüne çıktığında   çok büyük bir hayal kırıklığı yaşar. İçine düştüğü durum ona öyle bir ders verecek ki geç de olsa yaptığı hatanın farkına varacaktır.

Charles Dickhens'ın Hayatı:
 Yıllar önce gittiğim İngilizce kursundan bana yadigar kalan  bir ders kitabım var.  Bu kitapta Charles Dickens' ının  hayatının  yazılı olduğu bir sayfa mevcut. Çat pat bildiğim İngilizcemle çevirdiğimde (ki bunu başarmamın en önemli nedeni kitabın birinci seviye olmasıdır.) ortaya çıkan bilgiyi özetleyerek bir kısmını yazıyorum.
  Charles Dickens (1812-1870)

 İngiliz edebiyatının en iyi romancılarından biridir. Viktorya dönemi İngilteresini yansıtması
 ve bu dönemin gerçeklerini romanlarında göstermiş olması açısından önemli bir yere sahiptir.

 Babası memurdur. İşi aslında iyi  olmasına rağmen kazandığından fazla harcama yapması onu
 sık sık borçlanmasına neden olur. Ailesindeki sekiz çocuğuna bakmakla yükümlü olması geçimini zorlaştırır.

Charles, on bir yaşındayken babası borçları yüzünden hapse atılır. Sadece  babası değil tüm aile
 hapse girer, yalnız Charles hariç. Bir fabrikada çalışmaya başlar. Günde on saat bu fabrikada
 çalışır. Her gün işten sonra kaldığı yere dönmek için  dört mil yürümek zorunda kalır.  Charles
 bu durumdan nefret edermiş.

Bu yaşadıklarını hiçbir zaman unutmamış. Birçok romanında bu yaşadıklarını kullanmış.
 Özellikle David Copperfield ve Oliver Twist kitaplarında.

 On altı yaşında bir gazete için parlemento muhabirliği yapmış.  Dergiler için kısa hikayeler
yazmaya başlamış. Kitapları birçok ülkede popüler olmuş.

 Dickens'ın on çocuğu varmış fakat mutlu bir aile yaşamına sahip değilmiş. İşinde çok
 başarılıymış ancak ev hayatında değil. Hiçbir zaman yazmayı ve seyahat etmeyi bırakmamış.
 1870 yılında  vefat etmiş.
 
 Yazımı bitirirken  aslında sanayi devrimiyle  birlikte fabrikalaşmanın bir sonucu    küçük
çocukların  on saat gibi uzun süre ve zorlu şartlarda çalıştırıldığını da Charles Dickens' ının hayat  hikayesinde açıkça öğreniyoruz. Onun çocukluğunda   yaşadığı bu  sıkıntılı yaşam  Viktorya dönemin karanlık yüzünü romanlarında göstermesine  büyük bir etken olsa gerek...